Eski bir kuşun gözünden, okuma bir sır gibiydi. Doksanını bulan dedem, kitapları gördüğünde, sanki bir uyarı veriyormuş gibi, “Gözüne yazık!” der, elimden alıp saklardı. Oysa ben, o yaşlarda, kitapların sayfaları arasında yeni bir evren keşfetmeye başlamıştım. Her hikaye, içimde büyüyen bir hayal gücünün yansıması gibiydi; başıboş dolaşan çocukların maceraları, uzak diyarlardaki kahramanların destanları, sanki benim de o dünyaların bir parçası olduğum gibi.
Hayatın akışında, okumak bir dönüm noktası olmuştu. Kitaplardaki her olay, içimizde yeni bir dünya yaratır, sanki kendi özel anahtarını saklamış gibiydik. Çocuklar için, okuma bir tür soydu; hayal güçleri sayesinde yaşadıkları ve yarattıkları bir dünya. William Faulkner’ın, Nobel ödülünü kazandıktan sonra Japonya’da yaptığı o ünlü sözü aklıma geldi: “Dördüncü kez oku!” Sanki, her okuduğunda yeni bir anlam, yeni bir bakış açısı keşfetmeye çalışıyormuş gibi.
Okuma, yazar ve okur arasında kurulan bir diyalekttir. Okur kadar, yazarın da ilgisini çeker. Öğrencilerin sorduğu sorular, alınan yanıtlar, bir tür kültürel dayanışmaydı. İnsanlar arasındaki etkileşimler, okurlar arasında toplumsallaşmaya neden olurdu. Bu toplumsallaşma, sağlam bir iradeyle gerçekleşirdi. Yeteneklerini geliştirip yaşadıklarını anlamlı kılmak, insanın kendi elindedir. Ancak bu bilince erenler, kültürle beslenme gereğini duyar, sanata ve bilgiye yönelirler.
Sanat, yaşamın temel bir parçasıdır. Sanata yabancı kalan, yaşamını köreltir. Sanattan uzak kalmak, insanın güzellikleri kendisine yasaklaması demektir. Güzel duygu sahibi herkes sanatsal üretimde bulunamaz. Mario Vargas Llosa, edebiyatın aklı ve sağduhuyu çalıştırdığını, yaratıcılığın ise okumak ve yazmakla mümkün olduğunu vurgulamıştı. André Gide ise sanat ve dünya arasındaki ilişkiyi, “Gerçek dünya sözü edilmeden var olan dünyadır, sanat dünyası ise sözü edildiğinde var olur” diyerek anlatmıştı. Sanat, yaşamın anlamını sorgulamamıza ve güzellikleri keşfetmemize yardımcı olur.