Sağlık arena, bir kez daha kritik bir sorgulama sürecine girdi: Türkiye’de yaygın olarak görülen ve önlenebilir kanserlere yol açan Human Papilloma Virus (HPV) aşısının Ulusal Bağışıklama Programı’na dahil edilip edilmeyeceği tartışılıyor. Bu tartışma, yalnızca bir aşının uygulanabilirliğiyle sınırlı kalmayıp, aynı zamanda sağlık politikalarının nasıl şekillendirildiği, bilimsel verilerin nasıl değerlendirildiği ve en önemlisi, sağlık hakkının nasıl güvence altına alındığı gibi temel soruları da beraberinde getiriyor.
Önceki sağlık yönetimi süreçlerinde ortaya çıkan bazı farklılıklar, bugün de benzer bir şüpheciliğin beslenmesine neden oluyor. Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu’nun, Türkiye’nin HPV profilinin diğer ülkelerden farklı olduğunu ve bu durumun bilimsel değerlendirmelerin devamlılığını gerektirdiğini savunması, bu şüpheciliğin merkezinde yer alıyor. Ancak bu iddia, somut verilerle desteklenmediği takdirde, sadece bir varsayımdan öteye geçemez. Sağlık politikalarının, ‘bazı bilim insanları böyle söyledi’ gibi yüzeysel argümanlarla inşa edilemeyeceği, bilimsel metodolojinin ve veri odaklı yaklaşımın önemini bir kez daha ortaya koyuyor.
Epidemiyolojik veriler, kanserlerin nedenlerini anlamak ve etkili önleme stratejileri geliştirmek için vazgeçilmez bir araçtır. Türkiye’de HPV’nin neden olduğu kanserlerin yaygınlığına dair elde edilen veriler, özellikle 2019 tahminlerine göre 620 bin kadın ve 70 bin erkek üzerinde etkili bir etkiye sahip. Ankara’da yapılan bir araştırmada, HPV16 ve HPV18 gibi yüksek riskli virüslerin yaygınlığına dikkat çekiliyor. Sağlık Bakanlığı’nın güncel verileri de, Türkiye’deki rahim ağzı kanserlerinin büyük çoğunluğunun bu virüslerle ilişkili olduğunu gösteriyor. Bu veriler, aşının gerekliliğini tartışırken göz ardı edilebilecek bir gerçek değil.
Bu noktada, küresel bir bakış açısıyla da değerlendirme yapmak gerekiyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), rahim ağzı kanserini ortadan kaldırma hedefiyle 90-70-90 stratejisini ortaya koyuyor. Bu strateji, kız çocuklarının yüzde 90’ının aşılanmasını, kadınların yüzde 70’inin düzenli taramalarla kontrol edilmesini ve tespit edilen vakaların yüzde 90’ının tedavi görmesini hedefliyor. Türkiye’nin de bu stratejiden besleneceği, bütünlüklü bir koruyucu sağlık politikası oluşturması gerekiyor. Ancak bu yaklaşım, sadece aşılamayı değil, tarama ve tedavi süreçlerini de kapsayan bir sağlık hizmeti sistemi gerektiriyor.
Ancak bu tartışmanın temelinde yatan en önemli sorun, sağlık hizmetine erişimde yaşanan eşitsizlikler ve cinsiyet ayrımcılığıdır. Geliri yüksek ailelerin çocuklarını aşılatabilmesi, gelirleri düşük ailelerin bu imkândan mahrum kalmasına neden oluyor. Sağlık hizmetinin, satın alma gücüne göre dağıtılması, sağlık hakkının temel ilkelerinden biri değildir. Sağlık hakkı, yalnızca hastalanınca tedaviye ulaşmak değil, hastalanmayı önleyecek hizmetlere de eşit biçimde erişebilmektir. Devletin sorumluluğu, koruyucu sağlık hizmetlerini gelir düzeyinden bağımsız olarak herkese ulaştırmaktır. Bu, sadece adaletli bir yaklaşım değil, aynı zamanda uzun vadede sağlık harcamalarını azaltacak bir stratejidir.