Toplumun kalbinde, her birimizin ortak sorumluluğu olan bir gerçek var: Çocuklar. Bu hayali sahnelerin ardında, karanlık gerçekler saklanabilir, ancak bu çocuklarımızın geleceği için hepimizin bir sorumluluğu vardır. Bir yandan, devlet sırrı gibi kalan fon vurgunları ve şeffaflığın sağlanmaması, bir diğer yandan da adaletsizliklerin kronikleşmesi, bizi derinden sarsmalı ve harekete geçirmelidir.

Bir zamanlar boğazın mavisini yansıtan büyük bir evde, kutlama yapan bir topluluk hayali kurmuştum. Ancak bu hayali, tarihin acı derslerinden ve günümüzün gerçeklerinden beslenmiş bir uyarıya dönüştü. Nazi kurmaylarının toplama kamplarını açma kararı, insanlığın karanlık yönünü gözler önüne sererken, günümüzde de benzer türden adaletsizliklerin yaşanması, hepimizi derinden üzmeli. Murat Ağırel gibi gazetecilerin çabaları, bu tür karanlık süreçlerin aydınlığa çıkarılmasına katkıda bulunurken, yaşanan tutuklamalar, ifade özgürlüğünün ve adaletin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

Geçmişte, rahmetli film yönetmeni Ali Özgentürk’ün Davutpaşa Kışlası’ndaki günleri ve Dünya’nın onu görüşlere götürmesi, bir nostalji değil, bir ders niteliğindeydi. İhsan yüzbaşı’nın, Dünya’ya çiçekleri için azarlaması, çocukların masumiyetinin ve geleceğin ne kadar değerli olduğunun bir hatırlatıcısıydı. Dilek Doğan’ın trajik ölümü ise, bu masumiyetin ne kadar kolay bir şekilde kırılabilir olduğunu acı bir şekilde gösterdi. Mahalledeki çocukların, domates, hıyar, biber fideleriyle bir dostluk, bir kardeşlik havası içinde çalışması, onların geleceğe dair umutlarını ve hayallerini temsil ediyordu.