Küresel ekonominin temel yapı taşları, jeopolitik çekişmeler ve teknolojik devrimler etkisiyle kökten değişiyor. Bu yeni jeoekonomik ortamda, kalkınma stratejileri de yeniden şekillenmek zorunda. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD), ‘Kalkınmanın Jeoekonomisi’ başlıklı raporuyla, Türkiye’nin bu dönüşüm sürecindeki rolüne odaklanıyor. Rapor, küresel ticaretin rekor seviyelerde olmasına ve bu dayanıklılığın, derinleşen eşitsizlikleri gizlediğini vurgularken, Türkiye’nin farklı alanlardaki stratejik ortaklıklarını geliştirme çabasını da öne çıkarıyor. UNCTAD’ın bu yıl Türkiye’ye özel bölümü, ülkenin bu karmaşık ortamda kendine yer edinme çabasını daha da pekiştiriyor.

UNCTAD’ın analizi, küresel büyümenin yavaşlamasına ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki gelir farklarının artmasına dikkat çekiyor. Katma değerli üretim, artık yarı iletkenler, yapay zeka ve temiz teknolojiler gibi yüksek maliyetli, stratejik sektörlere yoğunlaşırken, gelişmekte olan ülkeler bu alanlarda yeterince rekabet gücü kazanmakta zorlanıyor. Sermaye akımları da benzer bir ayrışmayı gösteriyor; gelişmiş ekonomilere yönelik yatırımlar artarken, gelişmekte olan ülkelere yönelik artış sınırlı kalıyor. Bu durum, küresel ticaretin de seçici ve siyasi koşullara bağlı bir yapıya doğru kaydığını gösteriyor. Gümrük tarifelerinin yükselmesi, sadece ticaretin ötesinde, müzakerelerde baskı unsuru olarak da kullanılıyor.

Yapay zeka (YZ) yatırımları, makroekonomik ölçekte belirleyici hale gelerek, ekonomik güvenlik ve ulusal güvenlik arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. ABD’deki veri merkezi yatırımlarının hızla artması, küresel teknolojik rekabette Türkiye’nin de aktif rol oynamasını gerektiriyor. Ancak bu rekabette öne geçmek için, sanayi politikalarının uzun vadeli stratejik hedeflere odaklanması, finansman politikalarının sanayi stratejisini desteklemesi ve küresel değer zincirlerine katılımın sadece bir araç olarak kullanılması gerektiği vurgulanıyor. Enerji dönüşümü ise, yenilenebilir enerji kaynaklarının, fosil yakıtlara göre daha düşük maliyetli olması nedeniyle, hem iklim politikalarının hem de enerji güvenliğinin temel unsuru haline geldiğini gösteriyor.