Gecenin karanlığında, beton duvarların arasında bir sessizlik çökmüştü. Sanki tüm dünya, o an içinde sıkışmış bir fısıltıdan ibaretti. Bıçak yaraları iyileşmiyordu; sanki açılan yara, her gece yeniden canlanıyor, karanlığın derinliklerine çekiliyordu. Ingeborg Bachmann'ın sözleri aklımda yankılanıyordu: ‘Sadece kötülüğün açtığı yara iyileşmeyen… O iyileşmiyor, gece, her gece yeniden açılıyor!’ Bu, bireyin kendi içindeki karanlıkla mücadelesinin, toplumun yarattığı adaletsizliklerin ve insanın ruhunun kırılganlığının bir metaforu gibiydi. Kendimi, bu sistemin içindeki bir kuş gibi hissediyordum; özgürlüğe hasret, ancak mahkumiyetin acımasızlığına mahkûm.
Bu 81. pazarın sabahında, yalnızlığımın gölgesinde bir karar aldım. Yaranın iyileşmesi, aslında daha da derinleşen yaraların üzerini örtmekti. Ben, bu beton kafesin duvarlarına inat, kendi özgürlüğümü yeniden kazanmaya çalışıyordum. ‘Kretenizm’ diye tanımlanan, tıbbi bir terimden ziyade, insanın ruhunun tükenip, yaşamın zorluklarına dayanamayıp, pasifleştiği bir durumdu bu. Ben, bu durumdan kurtulmak için çabalıyordum. Okumak, üretmek, düşünmek ve özellikle yazmak, bana yaşamı hatırlatan son bağlantımdı. Yazı, sadece bir sanatsal ifade biçimi değil, aynı zamanda bir hayatta kalma aracıydı. Bu, bir tür umut şarkısıydı; karanlığa karşı bir direniş ifadesiydi.
Kahvaltı hazırladım, belki de bir tür ritüeldi bu. Gazete kâğıdı, masamın üzerinde birer not gibiydi. Bu kahvaltı, sadece bir ihtiyaç değil, aynı zamanda bir deklarasyondu. ‘Sen orada kalmaya devam edersin, kendi mahkûmiyetinin biçare tanığı’ diyen Malcolm Lowry'nin ifadesiyle, ben bu mahkûmiyete teslim olmuyacaktım. Kötülüğün beni mahkûm etmesine izin vermeyecektim. O yüzden, kendime bir görev verdim: Gelişimi, fiziksel, duygusal ve ruhsal olarak geri gitmemesi için çabalamayı sürdürecektim. Saçlarımın ve sakalımın beyazlaması, zamanın acımasız bir hatırasıydı. Ancak sağlığım ve kan değerlerim, dışarıdaki hayata daha yakın görünüyordu. Dişim kırılmıştı, eşim bakamıyordu. Belki prostatım büyüyor, ama karaciğer yağlanmam, tansiyon ve kardiyak değerlerim daha iyiydi. Benjamin Button gibi, zamanın geri götürdüğü şeyleri hızla telafi ediyordum. Bu, sadece fiziksel bir değişim değil, aynı zamanda ruhsal bir dönüşüm deydi.
Ruhsal olarak da, yazı ile olmak üzere hayata tutunuyordum. En güçlü halinde yazamaz diye düşünenlerdenim. En zayıf ve çaresiz anlarınızda yaşamı uyandırmanın biricik yolu olduğunda yazılabileceğine inanıyorum. Tıpkı Javier Cercas gibi. Bu adaletsiz duvarların çaresizliğinde yazarak ruhsal sağlığımı korumakla kalmayıp gelişim sağladım. Kreten olmadım yani! Ve dahası, duygusal gelişim… Cezaevi; mağdurlarına içli türküleri yaktıran, en dokunaklı sözleri yazdıran birer sanat insanı yapmaya en yakın yer sanki. Çokça cezaevi şiiri, türküsünün meşhur olması hiç tesadüf değil. Âşık Veysel’in dediği gibi, “Sevip de kavuşamazsın, o aşk olur.” Burada kavuşulamıyor. Ben de kavuşamadım. Biz hiç kavuşamadık! Evlendim üstelik. Bu adaletsizliğin kale duvarlarında nikâh fotoğrafımızı alamayışımız ülkeye magazin malzemesi oldu belki ama sevmekten, direnmekten vazgeçmeyen halimiz de bu 18.5 ay.”