Ergenekon soruşturması, uzun yıllardır Türkiye’nin adli ve siyasi gündemini meşgul eden karmaşık bir süreçti. Bu süreçte, FETÖ/PDY bağlantılı olduğu iddia edilen bir grup yargı mensubu, kamuoyunda büyük yankı uyandıran kumpas eylemlerine karışmıştı. Ancak, bu iddiaların ardındaki gerçekler ve yaşanan hukuksuzluklar, uzun süre sessizce kalmış gibi görünüyordu. Şimdi, yargının kendisi tarafından yeniden değerlendirilmesi için bir fırsat doğdu.
2008-2010 yıllarında İstanbul’da yaşanan olaylar zinciri, başta Bakırköy 11. Ağır Ceza Mahkemesi olmak üzere, birçok adli karar üzerinde etkili oldu. İlk olarak, 30 Mart 2026 tarihinde verilen ve “son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına” karar veren takipsizlikle sonuçlanan kararın, zamanaşımı zırhı olarak kabul edildi. Ancak, bu durumun devamlılığı sağlanamadı. İddianamenin hazırlanması ve ilk kararın itilmesiyle birlikte, sürecin dönüm noktası yaşandı.
İstanbul Anadolu 26. Ağır Ceza Mahkemesi'nin, 10 Temmuz 2026 tarihli kesin kararıyla bu zamanaşımı kararını iptal etmesi, yargı sisteminde önemli bir değişime işaret etti. Mahkeme, bu eylemlerin basit bir hata olmadığını, aksine Anayasa'yı ihlal, haksız tutuklama, sahte delil üretme gibi suç unsurlarını barındırdığını vurgulayarak, sürecin yeniden başlamasına karar verdi. Bu karar, sadece eski yargı mensupları için değil, adalet sisteminin güvenilirliğine dair önemli bir mesaj da içeriyordu.
Yeniden yargılanacak olan Zekeriya Öz, Fikret Seçen, Süleyman Pehlivan, Mehmet Ali Pekgüzel, Nihat Taşkın, Ercan Şafak, Mehmet Murat Yönder, Mehmet Murat Dalku ve Hasan Hüseyin Özese isimli eski hakim ve savcıların dosyaları, artık zamanaşımı zırhından arınmış bir şekilde, Türk Ceza Kanunu'nun 309. maddesi ve 94. maddesi kapsamında değerlendirilecektir. Bu durum, mağduriyet yaşayanların hak taleplerinin daha etkin bir şekilde karşılanması açısından kritik bir adım olarak değerlendirilebilir.