28 Şubat'ta başlayan ABD-İran arasındaki gerilim, küresel ekonomiyi derinden sarsan bir enerji kriziyle sonuçlandı. Hürmüz Boğazı'nın geçiş yollarının kısıtlanması, petrol arzında ani bir tıkanıklığa neden oldu ve bu durum, küresel enerji piyasalarını yakıp kavurdu. Brent petrol fiyatları, savaş öncesi 70 dolar civarında olan değerini hızla 100 doların üzerine taşıyarak, dünya genelinde enflasyonist baskıları artırdı ve üretim maliyetlerini önemli ölçüde yükseltti. Bu durum, tedarik zincirlerini de ciddi şekilde aksatmış durumda.
Uluslararası Para Fonu (IMF), bu beklenmedik gelişmeyi göz önünde bulundurarak 2026 yılındaki küresel büyüme tahminlerini aşağı yönlü revize etti. Uzaması durumunda küresel ekonomide resesyon riskinin belirgin bir şekilde artacağını vurguladı. Özellikle enerji yoğun ithalatçısı olan Asya ve Avrupa ülkeleri, bu olumsuz etkilere karşı büyük bir darbe yedi. Körfez ülkelerinin ekonomileri ise adeta çökmeye sürüklenirken, petrol ve gaz altyapısındaki hasarlar, ihracat gelirlerini eritti, turizm ve finansal akımları sekteye uğratarak kısa vadede ‘savaş enflasyonu’ olarak adlandırılan bu tabloyu derinleştirdi. Bu durum, yoksul ülkelerde gıda ve yakıt krizlerini daha da kötüleştirirken, gelişmiş ülkelerde ise merkez bankalarının faiz artırımı konusunda daha aciliyetli davranmasına neden oldu.
Bu krizin etkileri, sadece enerji piyasalarına sınırlı kalmıyor. Gıda ve gübre fiyatlarındaki artışlar da dolaylı olarak bu durumu körükliyor. Türkiye gibi enerji ithalatına bağımlı bir ülke olarak, her 10 dolarlık petrol fiyatındaki artış, yaklaşık 4.5-5 milyar dolarlık ilave cari açık yüküyle karşı karşıya kalıyor. Bu durum, Türkiye'nin dezenflasyon sürecini daha da zorlaştırırken, bütçe disiplinini tehdit ediyor ve günlük yaşamda da ciddi bir maliyet artışına yol açıyor. Bu karmaşık manzara, İran'ın savaş pozisyonunu arkasından sürükleme amacını ve İsrail'in bu durumdan nasıl faydalanmaya çalıştığını da net bir şekilde ortaya koyuyor.
İran’ın, enerji piyasasında önemli bir oyuncu olan Türkiye gibi komşu ülkelerin ekonomilerini hedef almasının altında yatan motivasyonlar, ekonomik olarak bağımsız ve teknolojik açıdan gelişmiş bir ülke olan İsrail’in stratejik çıkarlarıyla örtüşüyor. Savaş maliyetini doğrudan ödeyen İsrail, bu durumdan faydalanarak enerji bağımsızlığını daha da güçlendirmeyi hedefliyor. Bu noktada, İsrail’in, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi etkileyecek bir koz olarak kalmasını, Tahran kadar istediği de açıkça görülüyor. Ancak, milyonlarca insanın refahının, daracık bir boğazın kırılgan huzuruna bağlanamayacağı gerçeği, Avrupa devletleri tarafından da kabul edildi. Bu nedenle, Hürmüz’ü alternatif yollarla geçirme projeleri proje aşamasına girmiş durumda. Bu kriz, savaş çığırtkanlığı yapanların gerçek hedeflerinin ne olduğunu da gözler önüne seriyor.”}
Cinsiyet eşitliği konusunda daha fazla çalışmamız gerekiyor.