Dünyanın finans piyasalarında son dönemde yaşanan hareketlilik, tahvil piyasalarındaki sert yükselişlerle kendini göstermeye devam ediyor. Özellikle ABD’nin devasa kamu borcu yükü, küresel piyasalarda önemli bir endişe kaynağı oluştururken, bu durum borçlanma maliyetlerini tarihi seviyelere taşıyor. Son haftalarda 10 yıllık Hazine tahvili getirisi neredeyse yüzde 4,64’ten yüzde 4,8’e yükselirken, 30 yıllık tahvil getirisi ise 2008’den beri görülen en yüksek seviyeye ulaşmış durumda.
ABD’nin bütçe açığı önümüzdeki dönemde GSYH’nin yüzde 6’sını aşma potansiyeli taşıyor ve bu durum, yatırımcıların Washington’ın borç yönetimi konusundaki yaklaşımına yönelik şüphelerini artırıyor. ‘Bir plan yok’ olarak değerlendirilen bu yaklaşım, piyasalarda belirsizlik yaratırken, borçlanma maliyetlerinin yükselişine de katkıda bulunuyor. Bu durum, sadece ABD’yi değil, dünya genelindeki birçok ülkeyi etkileyen bir domino etkisi yaratma potansiyeli taşıyor.
Tahvil piyasasındaki bu satışın temelinde, ABD-İran arasındaki gerilimlerin tetiklediği petrol fiyatlarındaki artış ve beraberinde gelen enflasyon beklentileri de yer alıyor. Merkez bankalarının faiz artırma kararları, tahvil getirilerini daha da yukarı yönlü iterek, mevcut tabloyu güçlendiriyor. Ayrıca, teknoloji devlerinin yapay zeka projeleri için tahvil ihracındaki artış da piyasadaki talebi artırıyor. 2020-2024 dönemindeki ortalama ihracat olan 35 milyar doların aksine, bu yılki ihracat 135 milyar dolara ulaşıyor.
Bu gelişmelerin sonuçları ise hissediyor. İngiltere’de kamu harcamalarının bir kısmı doğrudan borç faizine ayrılırken, Avustralya’da tahvil getirileri 15 yılın zirvesine ulaşmış durumda. Gelişmekte olan ülkeler ise borçlarını daha yüksek faizlerle çevirmek zorunda kalırken, sağlık, eğitim ve iklim değişikliği gibi kritik alanlara yatırım yapma kapasiteleri azalma riskiyle karşı karşıya. Sonuç olarak, tahvil piyasalarındaki bu yükseliş, küresel ekonominin daha yüksek borçlanma maliyetlerine adapte olması gerektiği yönünde bir sinyal olarak yorumlanıyor.”}