Küresel enerji sahnesinde, uzun yıllardır süren rekabet, Afrika kıtasında yeni bir boyut kazanıyor. Kıtada, geleneksel ‘petro-devlet’ modelinden saparak, elektrik enerjisini kalkınmanın temel taşı olarak gören ‘elektro-devlet’ yaklaşımı, ABD ve Çin’in rekabetin yeni arenasını oluşturuyor. Bu dönüşüm, sadece enerji kaynaklarının dağılımını değil, aynı zamanda küresel jeopolitik dengeleri de yeniden şekillendirme potansiyeli taşıyor.

ABD yönetimi, enerji politikalarını, Avrupa’da uzun yıllardır tartışılan ‘enerji dönüşümünü’ hızlandırma çabası olarak tanımlanabilir. Bu strateji, ülkenin kendi enerji üretimini ekonomik ve stratejik bir güç olarak kullanma hedefine odaklanıyor. Özellikle, sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ihracatı, ABD’yi küresel enerji piyasasında öne çıkararak, enerji güvenliği açısından önemli bir aktör haline getirmeyi amaçlıyor. Nükleer enerjiyi ise, yapay zeka, veri merkezleri ve sanayileşme trendlerinden kaynaklanan artan elektrik taleplerini karşılamak için stratejik bir yatırım olarak görüyor. Bu yaklaşım, teknoloji ve sanayi rekabetinin enerji boyutunu da etkilemekte, Çin ile arasındaki mücadeleyi daha da derinleştiriyor.

Çin, güneş enerjisi, batarya teknolojileri ve elektrikli araçlar gibi yenilikçi enerji çözümlerinin tedarik zincirlerini kontrol etmeye çalışırken, ABD ise petrol, LNG, nükleer enerji ve enerji yoğun yapay zeka alanlarında avantaj elde etmeyi hedefliyor. Bu durum, küresel enerji rekabetini sadece fosil yakıtlar ile yenilenebilirler arasındaki bir mücadele olarak değil, ABD ve Çin’in enerjinin kendisi kadar, enerjiyi üreten teknolojiler, kritik hammaddeler ve bu enerjiyi kullanan yeni sanayiler üzerindeki hakimiyet mücadelesi olarak tanımlanabilir. Bu rekabet, Afrika’da da farklı sonuçlara yol açıyor; ABD, konvansiyonel enerji projelerine milyar dolarlık krediler vererek petrol ve LNG’ye odaklanırken, Çin güneş paneli ve batarya ihracatı yoluyla kıtada elektrik altyapısını inşa etmeye çalışıyor.

<

Afrika’nın enerji dönüşümü, son dönemde yaşanan küresel olaylardan da etkilendi. Venezuela’daki ekonomik kriz, Hürmüz Boğazı’ndaki jeopolitik gerilimler, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’deki istikrarsızlıklar, Afrika’nın enerji tercihini kalıcı olarak değiştirdi. Özellikle, Ukrayna savaşının ardından dizel fiyatlarındaki artış, birçok Afrika ülkesinde ekonomik kırılganlığı artırdı. Şimdi, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimler, aynı sorunları tekrar gündeme getiriyor. Bu durum, ABD ve Çin’in enerji stratejileriyle dolaylı bir ilişki yaratıyor; Washington, petrol ve LNG projelerine yatırım yaparken, Pekin güneş paneli ve batarya ihracatı yoluyla kıtada elektrik altyapısını geliştiriyor.

Son yıllarda, güneş paneli ve batarya maliyetlerindeki düşüşler, Afrika’da temiz enerjiye geçişi mümkün kıldı. Güneş paneli maliyetleri 2010’dan bu yana yaklaşık %90 azaldı, batarya maliyetleri ise %93 oranında geriledi. Buna rağmen, kıtada hala elektriğe erişimi olmayan milyonlarca insan bulunuyor. Afrika’nın kullanılmayan kara üstü rüzgâr potansiyeli, yıllık elektrik talebini tek başına karşılayabilecek büyüklükte. Doğu Afrika Rift Vadisi’nde en az 15 gigavatlık jeotermal potansiyel bulunuyor. Uluslararası Enerji Ajansı’na göre 2024 yılında Afrika, toplam 110 milyar dolarlık enerji yatırımı çekti. Bu yatırımların 40 milyar doları temiz enerji projelerine ayrıldı. 2013-2023 döneminde eklenen yenilenebilir enerji kapasitesi yaklaşık 26 gigavatı buldu. Bu büyüme, Afrika’nın enerji geleceğine dair umut verici bir tablo çiziyor.”}