Dünya sahnesinde çalkantılı bir dönem yaşanırken, İran'daki yoğun çatışmaların ardında yatan karmaşık dinamikler dikkat çekiyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonları, başlangıçta nükleer tesislerin ve askeri hedeflerin ön planda olduğu bir mücadele gibi görünse de, savaşın gerçek ağırlık merkezi çok daha geniş bir stratejik strateji yumağına dönüşmüş durumda. Bu yumağın merkezinde, enerji akışları, yaptırımlar ve diplomatik denge unsurları yer alıyor.
İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini önemli ölçüde kısıtlaması, küresel petrol ve doğalgaz ticaretinin yaklaşık beşte birini sağlayan bu stratejik geçit üzerinde ciddi bir aksaklığa neden oldu. Bu durum, piyasalarda 110 doların üzerine çıkan petrol fiyatlarına ve Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) tarafından açıklanan olağanüstü ekonomik büyüme ve enflasyon risklerinin artmasıyla sonuçlandı. Bu nedenle, günümüzün temel sorunu, sadece Tahran’ın ne kadar dayanabileceği veya Washington’ın ne kadar sertleşeceğiyle sınırlı kalmıyor, aynı zamanda Pekin’in neyi, ne zaman ve hangi yöntemlerle yapacağı konusundaki stratejik hesaplamaları da içeriyor.
Pekin, bu gerilimin tam ortasında, sessiz ancak etkili bir aktör olarak öne çıkıyor. Bir yandan, İran ile uzun yıllara dayanan enerji ve ticaret ilişkilerini korurken, ABD ile Ortadoğu’da doğrudan askeri bir çatışmaya yol açabilecek bir gerilimi tırmandırmaktan kaçınmaya çalışıyor. Çin Dışişleri Bakanlığı’nın son açıklamaları, bu hassas dengeyi açıkça ortaya koyuyor. Pekin, ABD-İsrail saldırılarını “uluslarlararası hukuka aykırı” olarak nitelendirirken, aynı zamanda ateşkes, diyalog ve deniz güvenliğinin sağlanması gibi temaları ön plana çıkarıyor. Bu yaklaşım, İran’ı yanında tutan bir askeri müttefik gibi değil, savaşın siyasi çerçevesini yeniden inşa etmeye çalışan bir güç gibi davranmayı simgeliyor.
Bu durumun daha da karmaşık hale geldiği bir nokta ise Donald Trump’ın söylemleri. Trump, son dönemlerde İran’a yönelik baskıyı hem askeri tehditlerle hem de enerji koridorları ve savaş sonrası paylaşım imalarıyla artırarak gerilimi yükseltiyor. Trump, Tahran’ın anlaşmaya yanaşmaması halinde İran altyapısına yönelik geniş çaplı saldırılar yapılacağını açıkça ifade etti. Aynı zamanda, İran petrolünün denetlenmesi konusundaki hevesini dile getiriyor. Ancak bu açıklamalara ek olarak, “bu gece bütün bir medeniyetin yok olacağı” gibi aşırı ifadelerle gerilimi daha da tırmandırıyor. Pekin’in bu durumu değerlendirirken, enerji kaynaklarının önceliği dikkat çekiyor. Açık kaynaklara göre Çin, Hürmüz Boğazı üzerinden geçen petrolün en büyük alıcılarından biri konumunda. Ancak savaşın ilk haftalarında diğer Asya ekonomilerine kıyasla daha dirençli bir performans sergilemeyi başardı. Bunun nedeni, yalnızca stratejik stokların değil, aynı zamanda Rusya, Orta Asya ve Myanmar’dan gelen alternatif enerji koridorlarının, elektrikli araç filosundaki artış, kömür ve yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edilen enerji ihracatını dondurarak içeride arzı kontrol etme yeteneğiydi. Uzmanlar, Çin’in yaklaşık yedi aylık ithalat rakamlarına denk gelen stoklara ve çeşitlenmiş tedarik zincirlerine sahip olmasının, Japonya, Güney Kore veya Hindistan’dan daha rahat bir şekilde bu şoku karşılamasını sağladığını belirtiyor.
Ancak bu “rahatlık” durumu, Çin’in krizi tam olarak değerlendirmediği anlamına gelmiyor. Pekin’in resmi açıklamaları, savaşın ekonomik etkilerinin erkenden tespit edildiğini gösteriyor. Çin, benzin ve motorin fiyatlarında normalin yaklaşık yarısı kadar bir artışla iç piyasayı koruma çabası gösteriyor. Bu adım, savaşın tetiklediği petrol şokunun “kötü enflasyon” oluşturabileceği endişesiyle atılıyor. Yani Çin, hem krize dayanıklı hem de krizin uzun sürmesinden en fazla etkilenme potansiyeline sahip ülkelerden biri olarak öne çıkıyor. Çin’in stratejik hedefleri arasında, düşük maliyetli enerji akışlarını sağlamak, istikrarlı deniz taşımacılığını sürdürmek ve ABD’nin uluslararası meşruiyetini zayıflatmak yer alıyor.
İran boyutu da bu hedeflerde önemli bir rol oynuyor. Uluslararası raporlara göre Çin, İran petrol ticaretindeki temel alıcı konumunu koruyor ve “teapot” rafinerileri aracılığıyla İran ham petrolünün ana pazarı olma özelliğini sürdürüyor. Yıl başından 20 Mart’a kadar İran petrolü, Çin’in deniz yoluyla aldığı toplam petrolün yaklaşık %11,5’ini oluşturdu. Ayrıca, Çin gümrük verilerinde Temmuz 2022’den beri İran menşeli petrolün yer almaması, sevkiyatların çoğunun üçüncü ülke etiketiyle taşındığından kaynaklanıyor. Bu durum, Pekin’in İran için bir ekonomik can damarı olduğunu açıkça gösteriyor.