Akdeniz'in sakin sularının altında, göz ardı edilen bir felaketın tohumları yeşermeye başladı. Avrupa'dan ithal edilen plastik atıkların parçalanmasıyla oluşan mikropolimerler, sadece su yüzeyine değil, aynı zamanda deniz tabanının derinliklerine kadar yayılıyor. Bu durum, deniz canlılarının yaşamını tehdit etmesinin yanı sıra, besin zincirinde de ciddi bozulmalara neden oluyor. Özellikle, Antalya kıyılarının güvende olduğu düşüncesi, artık sarsılıyor.
Adana ve Mersin gibi büyük geri dönüşüm merkezlerinden gönderilen atıkların, Antalya sahillerine kadar ulaşması ve ardından derin denizlere karışması, bilim insanları tarafından uzun süredir beklenen bir senaryo gerçekleşmiş gibi. Gazipaşa ve Alanya gibi bölgelerde yoğunlaşan mikropolimer kirliliği, sadece estetik bir sorun teşkil etmekle kalmıyor, aynı zamanda deniz canlılarının beslenme alışkanlıklarını ve üreme süreçlerini de olumsuz etkiliyor. Bu durum, Antalya Körfezi'nin zengin biyolojik çeşitliliğini tehdit ediyor.
Dalış tutkunu Hüseyin Fırat, “Su Altında Hayat Var” adında bir sosyal medya hesabıyla bu korkunç tabloyu gözler önüne seriyor. Yapılan araştırmalar, mikropolimerlerin su yüzeyine kıyasla su altında çok daha yoğun bir şekilde birikim gösterdiğini ortaya koyuyor. Fırat, Konyaaltı Varyantı’ndan başlayıp Kaleiçi Yat Limanı’na kadar uzanan bir dalış sırasında, deniz tabanında biriken mikropolimerlerin miktarının yüzeydeki kirliliğe göre en az üç katı daha fazla olduğunu tespit etti. Bu bulgu, sorunun ciddiyetinin boyutunu açıkça ortaya koyuyor.
Fırat’ın paylaşımları, deniz yaşamının geleceği hakkında endişeleri artırıyor. Balıkların ve diğer deniz canlılarının mikropolimerleri yiyebilmesi, bu atıkların besin zincirine dahil olduğunu ve uzun vadede insan sağlığı için de bir risk oluşturabileceğini gösteriyor. Sadece yüzeydeki atıkları temizleyen araçların, su altında biriken mikropolimerleri ortadan kaldıramayacağı vurgulanırken, deniz ekosistemini korumak için daha kapsamlı ve etkili çözümlerin bulunması gerektiği savunuluyor. Bu durum, deniz temizleme operasyonlarının, sadece görünmeyen sorunu değil, deniz altındaki yaşamı da koruyacak şekilde yeniden tasarlanması gerektiğini ortaya koyuyor.