Türkiye, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 31. Taraflar Konferansı’na (COP31) ev sahipliği yapacak. 9-20 Kasım tarihleri arasında Antalya EXPO Alanı’nda düzenlenecek olan zirve, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum liderliğinde 197 ülkeden temsilcileri bir araya getirecek. Ancak, bu etkinlik, Türkiye’nin geçmişteki çevre politikaları ve sürdürülebilirlik söylemleriyle çelişen uygulamalarıyla dikkat çekiyor.
Zirveye eşlik eden sosyal medya kampanyalarında, Cengiz Holding, Akbelen’deki yıkım sorumluları olan Limak Holding, IC Holding, Rönesans Holding ve Sinpaş Holding, Kalyon Holding gibi şirketler ‘sürdürülebilir dönüşüm ortağı’, ‘iklim destekçisi’ ve ‘karbon denkleştirme ortağı’ gibi rollerde yer alıyor. Bu durum, özellikle ‘sürdürülebilirlik’ kavramının, gerçek eylemlerle değil, kamuoyunu etkileme stratejisiyle ilişkilendirildiğini gösteriyor. Bu noktada, yaşananlardan ders çıkarmak ve gelecekte daha sorumlu politikalar geliştirmek büyük önem taşıyor.
Türkiye’nin iklim değişikliği mücadeledeki geçmiş uygulamaları, COP31 zirvesi bağlamında yeniden değerlendirilmek zorunda. Özellikle, Çanakkale Karabiga’daki santral yapımı, Dicle Nehri üzerindeki Ilısu Barajı’nın Hasankeyf’in su altında kalmasına neden olması, Akseki’deki ormanların tahrip edilmesi, Elazığ’daki sit alanına maden depolama planı, Eskişehir’deki endemik bitki türlerinin yok edilmesi, Kuzey Ormanları ve İstanbul Havalimanı bağlantılı yıkım, Artvin Cerattepe’deki maden arama çalışmaları ve Rize İkizdere’yi katleden taş ocağı gibi projeler, sürdürülebilirlik ilkesine aykırı uygulamaların somut örneklerini oluşturuyor. Bu türden projelerin, sadece çevresel tahribata yol açmakla kalmadığı, aynı zamanda yerel halkın yaşamını ve kültürünü de olumsuz etkilediği açıkça görülüyor.
COP31 zirvesi, Türkiye’nin iklim değişikliği konusundaki taahhütlerini gözden geçirme ve gelecekteki stratejilerini belirleme fırsatı sunuyor. Ancak, bu sürecin başarılı olabilmesi için, geçmişteki hatalardan ders çıkarılmalı, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerine uyulmalı ve yerel halkın katılımı sağlanmalı. Aksi takdirde, sürdürülebilirlik söylemleri, sadece kamuoyunu manipüle etme aracı olarak kullanılmaya devam edebilir ve Türkiye’nin iklim değişikliği mücadelesinde gerçek bir rol üstlenmesi önlenebilir.