103 yıl... Bu sayılar, bir ulusun kaderini, çalkantılı anıları ve çığır açan dönüşümlerini bir araya getiren bir destandır. Kurtuluşın heyecanı, kuruluşun ilk adımları... Ancak bu uzun yolculukta, potansiyelin tam olarak hayata geçirilemediği, kayıp fırsatların ve unutulan hedeflerin de olduğu bir gerçeği barındırır. Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda bir umut, bir inanç ve yeniden yapılanma arzusunun sembolüydü.

29 Ekim’in coşkulu kutlamaları, geçmişi hatırlamanın ve ortak bir mirasın değerini yeniden keşfetmenin bir ifadesiydi. Ancak bu kutlamaların ötesinde, geriye ne kalmıştı? Meydanların boşalması, bayrakların indirilmesiyle birlikte, Cumhuriyet’in bize bıraktığı en değerli mirası sorgulamamız gerekti. Bu miras, geleceği değiştirebileceğimize duyduğumuz inanç, imkansızı mümkün kılma cesareti, azim, emek ve bilime duyulan inandı. Ancak bu inancın nerede ve nasıl sarsıldığı, günümüz Türkiye’sinin en acil sorunu haline gelmiş durumda.

Bugün, gençlerin geleceklerini başka ülkelerde aradığı, bilim insanlarının yeterli destek bulamadığı, liyakatin yerini sadakatin aldığı, hukuka güvenin aşındığı, milyonlarca insanın geçim derdine sıkıştığı bir Türkiye’sinde yaşıyoruz. Bu durum, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında, ilk yüzyılın kazanımlarını korumakta zorlanmanın en çarpıcı örneğidir. Kadınların hakları tartışmaya açılıyor, laik eğitim aşınırken, düşünce ve ifade özgürlüğü daralıyor. Bu tablo, geleceğin bugünden daha iyi olabileceğine dair inancımızı zedeleyerek, en tehlikeli kayıplarımızdan biri haline geliyor.

<

Ancak bu karanlık tabloya bir ışık tutan isimlerden biri, Nobel ödüllü bilim insanı Prof. Dr. Aziz Sancar. Diyarbakır’da askerlik hizmetini tamamladıktan sonra bilim yolculuğuna ABD’de devam etme kararı alan Sancar, gençlere ilham kaynağı olacak bir hikâye sunuyor. “Avrupa’ya, ABD’ye gidin. Bilim disiplinini, bilimsel düşünme biçimini öğrenin. Ama sonra Türkiye’ye dönün. Çünkü bu ülkeye borcunuz var” diyerek, gençlerin kendi ülkesine olan sorumluluğunu vurguluyor. Sancar’ın tavsiyesi, “Üzerinde çalıştığınız soruna bir rakip gibi bakın. Onunla mücadele edin. ‘Seni çözeceğim, senin ananı ağlatacağım’ deyin” şeklinde, bilimsel merakın, azmin ve pes etmeme gücünün önemini ortaya koyuyor. Bu, sadece bilimsel bir tavsiye değil, aynı zamanda yaşamın her alanında başarıya ulaşmak için gereken motivasyonun bir ifadesidir.

Bu hikâye, Türkiye’nin geleceği için önemli bir soruyu da gündeme getiriyor: Türkiye, yetenekli gençlerin bilimsel çalışmalarını yapabilecekleri ortamı, özgürlüğü, kaynakları ve güveni sunuyor mu? Yoksa onları yetiştirip sonra başka ülkelerin bilim dünyasına mı uğurluyoruz? Bir ülkenin gerçek zenginliği, yalnızca sahip olduğu topraklar, binalar ve yollarla değil, insanlarının aklıdır, yaratıcılığıdır ve üretme gücüdür. Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin merkezinde de bu değerler yer alıyordu. Bu felsefe, geleceğe dair umudu korumayı, yeniden inşa etmeyi ve insanlığa hizmet etmeyi amaçlıyordu. Bu bağlamda, 1933 yılında Aydın’ın Demircidere köyünde muhtarlık seçimlerinde yer alan ve yedi erkek aday arasında “Ben de adayım” diyerek cesur bir adım atan Gül Esin’in hikâyesi, kadınların kamusal hayatta görünür olmasının önemini ve Cumhuriyet değerlerinin korunmasında kadınların rolünü hatırlatıyor.