Türkiye’de haber verme özgürlüğü, son zamanlarda acı bir şekilde kendini göstermeye başladı. Murat Ağırel’in henüz yayınlamadığı bir habere dayanarak tutuklanması, İsmail Arı’nın ikinci kez cezaevine konulması, Şaban Sevinç ve Mustafa Balcı’nın basit bir fotoğraf paylaşımı nedeniyle gözaltına alınmaları, İsmail Saymaz’ın ev hapsi kararı, Bahadır Özgür’ün tutuklanması ve gazetecilerin sosyal medya hesaplarına uygulanan erişim engelleri… Bu liste, bir toplumu susturmanın bedelinin ne kadar yüksek olduğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Birinin serbest bırakılmasıyla, diğerinin gözaltına alınması arasında, adeta bir ‘nöbetleşe gazetecilik’ senaryosu yaşanıyor.

Bir gazetecinin haber yapma özgürlüğü, cezaevine dönüşebilir, soru sorma özgürlüğü gözaltına ile sonuçlanabilir, yazdıklarının erişim engeliyle susturulması mümkün olabilir. En vahimi ise, henüz yayınlanmamış bir haber bile tutuklama gerekçesi olarak kullanılabilmektedir. Bu durum, yalnızca gazetecilere değil, toplumun bilgiye ulaşma ve düşünce özgürlüğünü kullanma hakkına doğrudan bir saldırıdır. Çünkü gazeteciyi susturmak, toplumun gerçeği öğrenme kapasitesini de yok anlamına gelir.

Bu saldırı, sadece basın dünyasına değil, aynı zamanda siyasetçiler, öğrenciler, akademisyenler, sendikacılar ve haklarını arayan tüm yurttaşlara yönelmektedir. Her bir gözaltı, her bir tutuklama, her bir yasak, hedef alınan kişinin üzerine değil, aslında geride kalanlara bir uyarı niteliğindedir: ‘Sıradaki sen olabilirsin.’ Böylelikle, toplumun itiraz etme cesareti, dayanışma kurma gücü ve haksızlığa karşı birlikte hareket etme refleksi de yavaş yavaş zayıflamaktadır. Bu nedenle, 24 Ekim’de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve basın meslek örgütlerinin çağrısıyla Kadıköy’de yapılacak yürüyüş, yalnızca gazetecilerin değil, haber alma ve gerçeği öğrenme hakkını savunan herkesin ortak meselesi haline gelmektedir.

Türkiye’de itirazın alanı daraltılırken, dünya genelinde gençlerin sokaklarda sesini yükseltmesi dikkat çekmektedir. Fransa’da liselilerin eğitim sistemindeki sorunlara karşı başlattığı protestolar, üniversitelere, sendikalara ve toplumun diğer kesimlerine yayılmış durumda. Belçika ve İtalya’daki öğrencilere de ilham kaynağı olmaktadır. Ancak bu hareket, yalnızca daha iyi öğretmenler, daha iyi okullar ve daha adil sınavlar talebiyle sınırlı değildir. Gençler, kendilerine dayatılan geleceği redd ederek, mevcut sistemin yeniden sorgulanmasını istemektedirler. Sosyolog Romain Huët, 15 Ekim’de The Conversation’da yayımlanan söyleşisinde, 14 yaşındaki gençlerden mesleklerini seçmeleri, geleceklerini planlamaları ve sürekli rekabet etmeleri beklentisini eleştirerek, gençlerin önlerindeki belirsizliklerle başa çıkma ihtiyacını vurgulamaktadır. İklim krizi, savaşlar, ekonomik güvencesizlik ve eşitsizlikler gibi küresel sorunlar, gençlerin geleceğini planlamalarını istemesine rağmen, kimsenin onlara kesin bir cevap vermediğini göstermektedir. Bu durum, Huët’e göre gençlerin itirazının, yalnızca eğitim sistemine değil, ‘dünün dünyasına’ yönelmesini gerektirmektedir. Mevcut düzenin işleyişini durdurma, hatta ‘masayı devirme’ isteği, 1968 tartışmalarının yeniden başlamasına işaret etmektedir. Siyaset bilimci Boris Gobille, 21 Ekim tarihli Le Monde yazısında, 1968’deki siyasi rüzgârın soldan eserirken, günümüzde aşırı sağın yükseldiğini vurgulayarak, bugünün protestolarına yeni bir 68 demek için erken olduğunu belirtmektedir. Ancak gençlerin, yalnızca sistemin eksiklerini gidermek değil, sistemin kendisini sorgulamak istediği açıktır.