Doğu Akdeniz'in karmaşık jeopolitik sahnesinde yeni bir perde açılıyor. Türkiye ile Libya arasında 2019 yılında imzalanan deniz yetki alanları anlaşması, uluslararası hukukun sınırlarını zorlarken Mısır'ın bu mutabakata yönelik sert tepkisi, bölgede yaşanan gerilimi daha da tırmandırıyor. Bu anlaşmanın, enerji zengini Doğu Akdeniz'de kontrolü kimin ele alacağını belirleme potansiyeli taşıması, uluslararası arenada büyük bir dikkat topluyor.
Mısır Dışişleri Bakanlığı, bu anlaşmayı “yasal temele dayanmayan ve uluslararası hukukun ruhuna aykırı” olarak nitelendirerek, Libya Temsilciler Meclisi'nin onay kararını etkisiz bir gösterdi. Kahire, bu mutabakatın, Mısır'ın kendi deniz haklarını ve münhasır ekonomik bölgesini ihlal ettiğini savunuyor. Mısır’ın, deniz yetki alanlarının belirlenmesinde hakkaniyet ve adalet ilkelerinin gözetilmesi gerektiğini vurgularken, anlaşmanın kendi deniz sınırlarını zedelediğini iddia ediyor. Bu durum, Doğu Akdeniz’deki diğer aktörlerin (Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi gibi) çıkarlarını da doğrudan etkileme potansiyeli taşıyor.
Ancak Türkiye, bu anlaşmayı kendi deniz haklarını koruma ve Doğu Akdeniz'deki enerji kaynaklarının adil bir şekilde paylaşılması için bir adım olarak görüyor. Türkiye, uluslararası hukukun hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde kendi deniz yetki alanlarını savunurken, BMDHS (Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi)’nin hükümlerine uygunluğunu vurguluyor. Türkiye'nin bu tutumu, Mısır'ın iddialarına karşı bir meydan okuma olarak da değerlendirilebilir. Bu noktada, anlaşmanın Libya tarafından imzalanması ve Türkiye ile Libya arasındaki stratejik yakınlığın da önemli bir faktör olduğunu unutmamak gerekiyor.
Mısır'ın bu tutumu, Libya'da Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu'na verdiği deste ile de yakından bağlantılı. Kahire yönetimi, Libya'daki siyasi istikrarı sağlamak ve Müslüman Kardeşler bağlantılı hareketlere karşı politikalarını uygulamak amacıyla Hafter'e destek veriyor. Bu durum, anlaşmanın sadece bir deniz anlaşması olmadığını, aynı zamanda Libya'daki siyasi dengeleri etkileyen bir stratejik faktör olduğunu da gösteriyor. Bu gerilim, Doğu Akdeniz'deki enerji rekabetini daha da şiddetlendirme potansiyeli taşıyor ve bölgedeki güvenlik durumunu olumsuz etkileyebilir.