1755 sabahı Lizbon, sakin bir başlangıç yapmıştı. Azizler Günü'nün coşkusu, şehrin sokaklarında yankılanırken, kimse yaklaşan felaketin boyutunu hayal edemiyordu. Avrupa'nın en zengin şehirlerinden biri olarak ün salmış Lizbon, saniyeler içinde acımasız bir yıkıma sahne olacaktı.

Saat 09:40'ta meydana gelen şiddetli sarsıntı, şehrin temelini titretmişti. Kısa sürede, ikonik binalar, ihtişamlı kiliseler ve değerli tarihi yapılar yerleri yıkılmıştı. Dar sokaklarda çöken harabeler, panik içinde kaçmaya çalışan vatandaşları ezmişti. Özellikle nehir kıyısındaki ticari bölgeler, yükselen su seviyesiyle birlikte hızla sular altında kalmıştı. Sarsıntı, şehrin kalbine işliyor, her şeyin yok olmasına neden oluyordu.

Sarsıntının ardından, hayatta kalan binlerce insan, tehlikeli sular ve yıkılmış binalar arasında güvenli bir yer arayışına girdi. Tagus Nehri'ne açılan açık alanlar, geçici bir sığınak görevi görüyordu. Ancak, yaklaşık 40 dakika sonra gelen ve kıyıları altüst eden dev bir tsunami, bu umutsuz yerleri de yok etti. Liman ve çevresindeki alanlar, suların yükselmesiyle birlikte sular altında kalırken, Algarve kıyılarında da büyük bir yıkım yaşandı. Bu acımasız olay, sadece Lizbon'u değil, Portekiz'in denizcilik mirasını da tehdit ediyordu.

Felaketin yıkıcı etkileri, yalnızca insan hayatıyla sınırlı kalmadı. Deprem sırasında kiliselerde ve evlerde devrilen mumlar, alevlere tutuşarak şehrin farklı noktalarına yayılan yangınlara sebep oldu. Yaklaşık beş gün süren bu alevler, Kraliyet Sarayı, önemli arşivler, kütüphaneler ve değerli sanat eserlerini yok etti. Portekiz'in denizcilik tarihine ait sayısız kayıt da alevlerin arasında kayboldu. Bu trajedi, sadece hayatları ve kent dokusunu değil, ülkenin tarihsel mirasını da derinden etkilemişti.

Hayatta kalanların kesin sayısı, o dönemdeki belirsizlikler ve eksik kayıtlar nedeniyle tam olarak bilinmiyor. Dönemin kaynaklarında 40 bin ile 60 bin arasında değişen rakamlar yer alsa da, günümüz araştırmaları Lizbon'daki can kaybının 12 bin ile 40 bin arasında olabileceğini öngörüyor. Kayıtların büyük bir bölümünün yokluğu, kesin bir sayıya ulaşılmasını imkansız hale getiriyordu. Bu felaket, Avrupa'da doğa olaylarının nasıl anlaşılması gerektiği konusunda önemli tartışmalara yol açmıştı. O dönemde yaygın olan dini inançlara göre, bu tür felaketler, insanların günahlarına karşı Tanrı'nın cezası olarak yorumlanıyordu.

Cizvit rahip Gabriel Malagrida, depremi Tanrı'nın yargısı olarak değerlendirerek, kent yeniden inşa yerine tövbe ve pişmanlık üzerine odaklanılması gerektiğini savundu. Ancak, Portekiz yönetiminde etkili olan Sebastião José de Carvalho e Melo, bu görüşten farklı bir yaklaşım sergiledi. Daha sonra Pombal Markisi olarak tanınacak olan Carvalho e Melo, depremi yalnızca dini bir olay olarak görmekle yetinmedi. Ülke genelindeki din görevlilerinden, sarsıntının süresi, yönü, deniz seviyesindeki değişimler ve binalarda meydana gelen hasarlar hakkında detaylı bilgi toplamalarını istedi. Yüzlerce yanıtın bir araya getirilmesiyle depremin etkileri sistematik bir şekilde incelendi. Bu kapsamlı çalışma, modern sismoloji tarihinin ilk önemli deprem araştırmalarından biri olarak kabul ediliyor.

Depremin ardından, Lizbon'un yeniden inşası için kapsamlı bir plan hazırlandı. Özellikle Baixa olarak bilinen aşağı şehir bölgesinde, dar ve düzensiz sokakların yerine geniş ve düzenli caddeler inşa edildi. Yeni binalarda, deprem sırasında yıkılma riskini azaltmak amacıyla ahşap taşıyıcı kafes sistemleri kullanıldı. Bu teknik, ahşap iskeletin taş duvarlarla birlikte hareket etmesini sağlayarak binaların sarsıntılara karşı daha dayanıklı olmasını amaçlıyordu. Tasarımlar, ölçekli modeller üzerinde yapılan deneylerle doğrulanıyordu. Bu çalışmalar, deprem riskini azaltmaya yönelik mühendislik uygulamalarının gelişimine önemli katkılar sağlamıştı.