İstanbul’un kalbinden yükselen bir çığlık, bu kez sadece beton yığınlarının altında kaybolmuyor. Yağmurun şiddeti, bir zamanlar doğanın düzenli döngüsünün parçası olsa da, bugün bu şehrin sokaklarında ve yaşam alanlarında yaşanan yıkım, bir uyarı niteliğinde. Bu felaketler, doğanın kendisi değil, insanoğlunun kendi politikaları, ihmalleri ve hesap vermeme alışkanlığıyla şekilleniyor. Toprak kaymaları, sel baskınları, deprem tehlikesi… Hepsi, doğanın doğal düzenini bozarak, insan eliyle yaratılmış bir risk alanına dönüşmüş durumda.
‘Doğal afet’ olarak sunulan bu olaylar, aslında birer yalan. Şiddetli yağışlar, tek başına bir felaket yaratmıyor. Gerçek sorun, bu yağışlara hazırlıksız yakalanan, doğayla uyumsuz kent planlaması, rant odaklı politikalar ve sorumlu yöneticilerin eksikliği. Kurbağalıdere, Ihlamur Deresi, Cendere gibi yaşam alanların betonla kaplanması, doğanın kendi kendini onarabilme yeteneğini ortadan kaldırarak, insan eliyle yaratılmış bir tehlike zinciri oluşturuyor. Bu, sadece bir su baskını veya sel değil, aynı zamanda insanoğlunun doğaya karşı olan saygısızlığının, kendi karşı karşıya geldiği bir yansımasıdır.
Sorumluluktan kaçan, hesap sorulamayan yöneticilerin ‘taksirat’, ‘kader’, ‘Allah istedi’ gibi kavramlarla olayları meşrulaştırmaya çalıştığına şahit oluyoruz. Bu, sadece bir örtbas değil, aynı zamanda insanlığın kendi eylemlerinin sorumluluğunu reddetme çabasıdır. ‘Yolsuzluk’ ve ‘ranta’ mesken girmesi, doğanın yasalarını anlamamayı ve doğayı koruma sorumluluğunu ihmal etmeyi beraberinde getiriyor. Bu felaketler, sadece fiziksel bir yıkım değil, aynı zamanda ahlaki bir çöküntü anlamına geliyor. İnsanlığın doğaya olan saygısızlığı, kendi yaşamını tehdit ediyor.