Türkiye, 2005 yılında gerçekleştirdiği önemli bir yasal düzenleme ile finansal sistemine dair kritik bir dönüm noktasını işaret etti. Bankacılık Kanunu'ndaki bu değişiklik, bankaların kaynaklarını kötüye kullanılarak zarar görmesini engelleyecek şekilde tasarlandı. Ancak, o dönemde uygulanan ‘iddia makamının, iddiasını ispat külfeti’ ilkesinin tersine çevrilmesi, TMSF’nin davayı yürütmesini zorlaştırdı ve suçlanan yöneticilerin karmaşık bir hesap verme sürecine girmesine neden oldu.
Bu paradigm shift, Anayasa Mahkemesi tarafından kamu alacağının hızla tahsili ve finansal istikrarın korunması adına meşru bir adım olarak kabul edildi. Ancak, günümüzdeki ‘Fon Krizi’ olarak adlandırılan karmaşık tablo, bu düzenlemenin potansiyel risklerini daha da belirgin hale getirdi. Sermaye piyasası düzenlemelerinde benzer bir yaklaşım benimsenmesi, hatta daha kapsamlı önlemler alınması gerektiği tartışma konusu haline geldi. ABD’de yaşanan benzer bir olay, yani Bernie Madoff’un çöküşü, Türkiye için de ders niteliğindeydi.
Bernie Madoff’un 2008’deki küresel finansal krizle birlikte ortaya çıkan devasa dolandırıcılığı, sadece yatırımcılar için değil, tüm finans sistemleri için bir uyarı niteliğindeydi. Madoff’un hapse girmesi ve ardından ölümü, bu olayın hukuk ve finans tarihindeki eşsiz bir örneğiydi. Önemli olan, çöken sistemin ardından başlatılan “servet geri alma operasyonu” idi. Bu operasyon, ‘hayali kârların’ ödenmesini kabul etmemeyi, yatırımcının hak iddia edebileceği tutarı, sisteme yatırdığı toplam paradan sistemden çekilen paranın çıkarılmasıyla kalan net anapara olarak sınırlandırmayı içeriyordu.
ABD’deki deneyimden sonra, Türkiye’de de benzer bir strateji uygulanabilir. Savcılık makamı ve MASAK’ın ‘mal ve para kaçırma girişimlerine’ karşı aldığı önlemler, zararın en büyük kısmını karşılamaya yardımcı olmuştur. 15.5 milyar doların toplanması ve 4.5 milyar doların Mağdur Fonu’na aktarılması, doğrulanmış anapara zararlarının karşılanmasını sağladı. Bu sayede, dünya genelinde 40 binden fazla mağdur yatırımcının uğradığı kayıpların %94’ü ödendi. Türkiye’de de benzer bir yaklaşım benimsenirse, zararın karşılama oranının %10-15 civarında kalması ve tedbir konulan malvarlıkları ile maksimum %20-25’i bulması öngörülmektedir. Ancak, geriye yönelik köpük kârların ve haksız kazançların tahsili halinde, anaparaların kurtarılması olasılığı da bulunmaktadır.