Toprakların altında sızan bir zehir, kurumların derinliklerine işlemiş, ülkenin geleceğini tehdit ediyor. Ekonomik bir girdabın ortasında, siyasi hesaplaşmalar ve ideolojik çatışmalar, toplumsal dokuyu yıpratıyor. Maxx Royal Bodrum'un yerini alan bu yeni gerçeklik, sadece bir otel inşa etmekle değil, aynı zamanda bir ülkenin kimliğini sorgulamakla da ilgili. Bir zamanlar ‘kartalkaya yangını’ gibi acıların gölgesinde kalanlar, şimdi daha da karmaşık ve derin sorunlarla karşı karşıya. ‘Mardin’deki tabelelerdeki Kürtçe yazılar’, bir uyarı işareti gibi, ülkenin farklı kimliklerinin bir araya gelme çabasının, bir ‘federasyon’ yolunda adım adım ilerlediğinin kanıtı. Ancak bu ilerleme, aynı zamanda bir ‘çöküş’ü de beraberinde getiriyor.

Hukukun üstünlüğünün yok olduğu bir ortamda, geçmişte yaşanan travmaların hesabını verecek kimse yok. ‘FETÖ’cülerin’ kaçak davaları, adalete teslim edilmemiş, 251 kişinin acısı hala dinmiyor. ‘İmralı’da kurulan evler’ gibi tartışmalı konular, hukukun sınırlarını zorluyor ve toplumsal kutuplaşmayı derinleştiriyor. Mevzuat, insan haklarına saygı göstermiyor, aksine onları ihlal ediyor. ‘BİST’te yaşanan dolandırıcılık’, sadece finansal bir suç değil, aynı zamanda toplumsal bir kumarhanenin sembolü. 831 milyar TL’lik bir paranın yurtdışına çıkarılması, ülkenin geleceğini tehdit ediyor. ‘TVF’den Emlak Bankaları’nın batık fonlara yatırım yapması’, enflasyon ve yoksullaşmayı daha da derinleştiriyor. ‘Likidite krizi’ ve ‘temerrüt zinciri’, BIST100’de sert kayıplara neden oluyor, yatırımcıların umutları yerle bir oluyor.

‘En kılcal damarlarına kadar takip edileceğini’ iddia eden Saral’ın açıklamaları, sorunun boyutunu göz ardı ediyor. Bu ‘finansal güvenlik’ sorunu, aynı zamanda ‘toplumsal çürüme’nin de bir göstergesi. ‘Dincileştirme’ çabaları, eğitim sistemini çarpıtıyor, milyonlarca öğrenci yoksulluk ve umutsuzluğa sürükleniyor. ‘Psikolojik danışma’ ve ‘destek’ imkanları yetersiz, ‘organ mafyası’ ve ‘suç örgütleri’ toplumsal dokuyu sarmış. ‘Uyuşturucu-uyarıcı mafyası’ ise, gençlerimizi tehlikeye atıyor. Bu çürüme, hızla yayılıyor, ülkeyi ‘çü-rü-tü-lü-yo-ruz’ hale getiriyor. Bu durumun önüne geçilmesi gerekiyor. ‘Önleme’ çabaları, gözdağı ve tehditlerle değil, şeffaflık ve hesap verebilirlikle yapılması gerekiyor. ‘Patagonya’da bile yapılamayan’ bir soygun, iktidarın bilgisi olmadan gerçekleşmiş, aklımızı alıyor.

Manisa’daki silahlı saldırı, bu çöküşün bir yansıması. 15 yaşındaki bir öğrencinin av tüfeğiyle ateş açması, sadece bir travma değil, aynı zamanda toplumsal bir sorunun da işaretidir. MEB’in ‘dincileştirme’ çabaları, eğitim sistemini boğuyor, milyonlarca öğrenci yetersiz koşullarda eğitim alıyor. ‘Umutsuz’ ve ‘gelecek tasarımı yapamayan’ insanlar, toplumsal sorunlara çözüm bulamıyor. Bu sorunların çözümü, sadece ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel çözümler gerektiriyor. Türkiye’nin geleceği, ‘çürümeden’ kurtulabilir mi? Yoksa bu yol, daha da derin bir çöküşe mi götürecek? ‘Gürlek’ mucizesini beklemek yerine, gerçek sorunlara odaklanmalıyız.”}ட்புரை