Türkiye’nin sosyal dokusunda uzun yıllardır hissedilen bir değişim rüzgarı, artık daha belirgin bir şekilde yüzleşiliyor. Anayasasının temel ilkesi olan sosyal hukuk devleti, günümüz koşullarında adeta bir hatıra köşesi gibi duruyor. Neoliberal politikaların egemenliğindeki süreçler, sosyal güvenlik sisteminin dönüşümünü hızlandırırken, ‘asgari yaşam standardı’ kavramı, pek çok yurttaşın gündelik hayatında bir lüks haline geldi.

Eğitim, bu dönüşümün en çarpıcı örneklerini sergiliyor. Özel okulların yükselişi, kamu okullarının çöküşüyle birleşince, eğitim fırsatları ekonomik statüye göre ayrışarak, eşitsizliğin kronikleşmesine zemin hazırladı. Yüksek gelirli aileler çocuklarına daha iyi eğitim imkanları sunarken, düşük gelirli aileler ise bu fırsatlardan mahrum kalmak zorunda. Bu durum, eğitim alanında ‘eşitlik’ ilkesinin tamamen ortadan kalkmasına neden oldu ve eğitim, bir araçtan ziyade bir ayrıma dönüştü.

Sağlık hizmetleri de benzer bir dönüşümden geçiyor. Şehir hastaneleri gibi devasa projeler, sağlık hizmetlerine erişimi daha da karmaşık hale getiriyor. Sağlık hakkı, artık sadece hastanelerin sayısıyla değil, insanların bu hizmetlere ne ölçüde ve hangi koşullarda ulaşabildiğiyle ölçülüyor. Finansman sistemindeki karmaşıklık ve ek ödeme zorunlulukları, sağlık hizmetlerine erişimi daha da zorlaştırıyor.

Sosyal güvenlik sistemi de bu dönüşümün en ağır sonuçlarını yaşıyor. Emeklilik koşullarının sıkılaştırılması, aylık bağlama oranının düşürülmesi ve enflasyonla mücadelede başarısızlık, emeklilerin yaşam standartlarını düşürdü. Birçok emekli, geçinmekte zorlanırken, kira, gıda ve sağlık giderleri de bu zorluğu artırıyor. Sosyal yardımlar ise bu durumun bir geçici çözümü olarak karşımıza çıkıyor. Ancak, sosyal yardımların temel nedeni olan yoksulluğun kök nedenlerini ortadan kaldırmaması, bu yaklaşımın sürdürülebilir olmadığını gösteriyor.

Devletin resmi kurumları önünde yapılan gösterişli fon soygunları, ‘suç ekonomisi’ kavramını yeniden gündeme getiriyor. Cumhuriyetin getirdiği değerler, bugünlere kadar ülkeyi karanlıktan aydınlığa çıkarırken, bazı kesimlerin çıkarlarını koruma çabaları, sosyal adaleti daha da zedelemeye devam ediyor. Türkiye’nin geleceği, eşitsizliklerin azaltılması, yurttaşların temel ihtiyaçlarının güvence altına alınması ve sosyal barışın sağlanması gibi hedeflere ulaşılabilir mi, sorusunun cevabını ararken, sosyal devlet anlayışının yeniden canlandırılması ve sosyal hakların güçlendirilmesi, en önemli öncelik olmalıdır.