Avrupa kıtasında, Türkiye'deki sivil toplum kuruluşları ve LGBTİ+ savunucuları üzerinde yoğunlaşan operasyonlara karşı artan endişe, yedi ülkenin ortak bir kınama beyannamesine imza atmasına yol açtı. Fransa, İsveç, Finlandiya, Almanya, İzlanda, Danimarka ve Hollanda gibi ülkeler, Türkiye'nin insan hakları konusundaki tutumunu eleştirerek, bu operasyonların ifade özgürlüğü ve barışçıl toplumsal örgütlenme haklarına yönelik ciddi bir tehdit oluşturduğunu vurguladı. Beyanname, LGBTİ+ bireylerin korunması ve temel haklarının güvence altına alınması gerektiği konusunda keskin bir uyarı içeriyordu.

Bu kınama girişimi, özellikle Giorgia Meloni liderliğindeki İtalya hükümetinin tepkisini çekti. Hükümet, Avrupa Birliği'nin ortak bildirisine imza atmamanın talimatını verdi. Meloni, hükümetin LGBTİ+ haklarına yönelik hassasiyet eksikliği ve ‘lobiler’ gibi kavramlara odaklanma stratejisini sürdürerek, bu tür bir imza atılmasını engelleyerek, Avrupa'daki diğer ülkelerin tepkisini yönetmeyi amaçladı. Bu durum, İtalya'nın dış politikadaki tutumunu ve uluslararası insan hakları konusundaki yaklaşımını yeniden sorgulamaya neden oldu.

“Ailem Güvende” adı verilen operasyonlar, 12 Eylül 2026 tarihinden itibaren Türkiye’de başlatıldı ve LGBTİ+ hak savunucuları, aktivistler ve dernekler üzerinde yoğun baskı uyguladı. Bu baskı, gözaltılar, tutuklamalar, dernek baskıları ve dijital erişim engellemeleri şeklinde kendini gösterdi. Operasyonlar sonucunda 17 Eylül itibarıyla 44 kişi LGBT hak savunucusu olarak gözaltına edilirken, 82 kişi tutuklandı. Bu durum, Türkiye'nin insan hakları raporlarında sıkça yer alan bir konu olarak öne çıkıyordu.

İtalya hükümetinin, Milano Belediyesi'ne yönelik benzer bir talimat vermesi, bu durumun daha da dikkat çekici hale gelmesine neden oldu. Milano Belediyesi'nin eşcinsel çiftlerin çocuklarının yasal ebeveynleri olarak kütüğe kayıt yaptırmasına izin veren uygulaması, İtalyan hükümeti tarafından engellenerek, kamuoyunda büyük tepkilere yol açtı. Bu olay, Meloni’nin, insan hakları konusundaki tutumunun ve otoriter eğilimlerin Avrupa'daki diğer ülkeler üzerindeki etkisinin bir göstergesi olarak kabul edildi.