Türkiye’nin sendikalarındaki yönetim yapısı, son dönemde dikkat çeken bir eğilimi işaret ediyor: Nesiller arası aktarım. İşçilerin haklarını savunma misyonuyla kurulan bu yapıların, adeta aile şirketleri gibi yönetilmesi, ciddi eleştirilere neden oluyor. Genel başkanlık koltuklarının yüzyılı aşan geçmişiyle, bu aktarımın sendikaların geleceği açısından ne anlama geldiği tartışma konusu haline geldi.

Haberler, sendikalarda ‘baba-oğul’ ortaklıklarının yaygınlaştığını gösteriyor. Dok Gemi-İş Sendikasının 35 yıldır genel başkanlığını yapan Hüseyin Necip Nalbantoğlu’nun oğlu Emre Ahmet Nalbantoğlu, Tuzla tersanelerinden sendikanın Marmara Şube Başkanı’na kadar yükseldi. Benzer şekilde, Toleyis Sendikası’nın 49 yıllık Genel Başkanı Cemail Bakındı’nın oğlu Murat Bakındı, genel başkan yardımcısı görevini yürütüyor. Bu durum, sendika yönetimlerinde liyakat yerine soyadı avantajının ön plana çıktığını gösteriyor.

Ancak bu durum sadece sendikalarda değil, kamu kurumlarında da benzer sorunları barındırıyor. Memur-Sen Başkanı Ali Yalçın’ın oğlu Yuşa Yalçın’ın TOKİ’den arazi alıp lüks konut inşa etmesi ve Hak-İş Başkanı Mahmut Arslan’ın oğlu Osman Arslan’ın Merkez Bankası soruşturmalarına karışması gibi iddialar, liyakat ve şeffaflık ilkelerinin sendika yönetimlerinde de yerini bulduğunu gösteriyor. Bu durum, işçi haklarının savunulmasında etkinliği azalmış sendika yapılarının ortaya çıkmasına yol açıyor.

Bu durum, Türkiye’deki işsizlik, güvencesizlik ve liyakat sorunlarıyla paralel gidiyor. İyi eğitimli gençlerin iş bulmakta zorlanırken, sendikalarda soyadı avantajına sahip bireyler hızla yükselerek makam ve lüks yaşama kavuşuyor. Bu durum, emek mücadelesinin baltalanmasına ve işçi haklarının savunulacak kadroların yönetime gelmemesine neden oluyor. Emeğin milli gelirden aldığı payın düşmesi, bu durumun en acı bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Sendikaların bu hanedanlık yapısı, işçi sınıfının haklarını savunma görevini yerine getiremezdik.