Dünyanın dört bir yanından gelen haber akışının kesintiye uğradığı bir dönemde, İsrail ve ABD’nin İran ile aralarındaki kısa süreli çatışma sona erdi. 15 günlük bir ateşkes anlaşması, tarafların müzakereler sonucu buluştuğu bir uzlaşma olarak kayıtlara geçti. Ancak bu ateşkesin ardında, özellikle istihbarat kurumlarının rolü ve performansı üzerine derin bir sorgulama başladı. Geride kalan 40 günlük çatışma, sadece askeri kayıplar ve hasarlar açısından değil, aynı zamanda istihbarat örgütlerinin bu süreçteki başarısızlığı açısından da önemli bir ders niteliğinde.
Bu değerlendirme sürecinde, ABD Başkanı Trump’ın İran’a yönelik açıklamaları da büyük önem taşıyor. Trump’ın “İran’ın teklifini müzakere edilebilir buluyorum” şeklindeki ifadesi, savaşın seyrini değiştiren bir dönüm noktası olarak kabul ediliyor. Trump’ın, İran’ın gerekli adımları atmaması durumunda ‘medeniyetin yok olacağı’ uyarısı, aynı zamanda İran’ın da İsrail ve ABD’nin belirli adımlar atması halinde bölgeye ‘cehennemi yaşatacağı’ tehdidiyle bir araya geldiğinde, küresel bir riskin sınırına gelindiği gerçeğini gözler önüne seriyor.
Ancak bu ateşkesin sağlanması, istihbarat kurumlarının performansını tartışma gereği bırakmadı. Bursa Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde görevli Doç. Dr. Ali Burak Darıcılı, bu konuyu değerlendirirken, ABD ve İsrail istihbaratlarının arasındaki uyumsuzlukları vurguluyor. ABD istihbarat örgütlerinin, Başkan Trump’a İran’da halkın sokaklara dökülüp isyan başlatmasının son derece zor olduğunu ilettiği belirtiliyor. Bu görüş, İsrail istihbaratının tamamen zıt bir bakış açısıyla, üst düzey isimlerin ortadan kaldırılması durumunda rejimin sonunun kendiliğinden geleceği yönündeki değerlendirmesiyle çelişiyordu. Trump’ın, kendi ülkesinin istihbarat bilgilerine değil, İsrail’in görüşlerine daha fazla ağırlık vermesi, 28 Şubat’taki savaş operasyonunun, üst düzey bir operasyon olarak başlamasına neden olmuştu.
Doç. Dr. Darıcılı, bu durumun “decapitation strategy” olarak bilinen yaklaşımıyla ilgili olduğunu belirtiyor. Bu strateji, ‘Başı keserseniz gövde çöker’ ilkesine dayanıyor. İran’da üst düzey isimlerin ortadan kaldırılması durumunda rejimin sonunun kendiliğinden geleceği fikri üzerine yoğunlaşılmıştı. Ancak bu yaklaşım, İran’ın dini lideri Hamaney başta olmak üzere çok sayıda üst düzey ismin, savaşın ilk günlerinde saf dışı bırakılmasıyla başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Bu durum, ABD-İsrail adına ‘ciddi bir başarı’ olarak değerlendirilmiş olsa da, İran için ‘fiyasko’ olarak kabul edildi. İstihbarat örgütlerinin, bu durumun ardından yerine gelebilecek muhtemel adaylar üzerinde yeterince düşünmediği, Devrim Muhafızları Komutanı ya da siyasi bürodan isimler gibi alternatifleri göz ardı ettiği vurgulanıyor.
Ayrıca, savaşın 40 gün süren çatışma boyunca İran’ın füze ve kamikaze İHA atışlarına aralıksız devam etmesi, istihbarat örgütlerinin de bu noktada daha iyi bir sınav vermesi gerektiğini ortaya koydu. Trump’ın ikinci hafta “İran’da vurulacak askeri hedef kalmadı” açıklaması, Tahran’ın neredeyse her gün bir şekilde karşı tarafa hasar verebilme yeteneğini gösteriyordu. İsrail istihbaratının, ateşkes olacağına dair bir öngörüsü olmadığı da iddia ediliyor; savaşın ilk günlerinde İsrailli siyasiler ve basın mensupları tarafından ateşkes olmayacağı kesinlikle yazılmıştı. Sonuç olarak, hem İsrail hem de İran, bu süreci doğru okuyamamış ve yönetememişti.”}