Yüzlerimizde yankılanan bir acı, içimizde biriken bir ağırlık... Son zamanlarda yaşananlar, tarihin karanlık bir soluklamasını, adını 12 Eylül olarak taşıyan iki felaketi yeniden gündeme getiriyor. Bu, sadece bir tarihsel olay değil, aynı zamanda ‘utanç duygusu’ olarak tanımlanabilecek, vicdanlarda bıraktığı derin izlerle de şekilleniyor. Bu duygu, bir yetersizlik veya yanlışlığın farkına varınca hissedilen, hıçkırtıdan eziklik duygusuna uzanan geniş bir spektrumda kendini gösteriyor.

Yapay zeka bile bu karmaşık duyguyu, “Kişinin kendinde algıladığı bir eksiklik, kusur veya hata nedeniyle temelden değersiz, yetersiz veya yanlış hissetmesi” şeklinde tanımlıyor. Bu tanımlar, utanç duygusunun köklerinin aile içinde, eğitimde, yaşam boyunca yapılan seçimlerde, hatta vicdanımızda ve ahlakımızda şekillenmeye başladığını gösteriyor. İyi ahlaklı bir insanın utanç duygusundan yoksun olması düşünülemez. Ancak bu utanç, bazen halkın iradesinin yok sayılması, sandıkta kazananın bertaraf edilmesi gibi acı olaylarla besleniyor.

Dün 12 Eylül’dü. Türkiye’nin yakın tarihinde iki 12 Eylül var. Birincisi, 1980’de yaşanan askeri faşist darbe, Meclis’in yetkilerini askeri yönetime devretti, hukukun üstünlüğünü zedeledi, insan haklarını ihlal etti ve tahribat o gün bugündür sürmekte. İkincisi ise 2010’da gerçekleşen referandumla, sivil otoritenin kararıyla yapılan “darbe” olarak nitelendirilen olay. Meclis’in tüm yetkileri cumhurbaşkanına aktardı. Bu durum, bir tür ‘sivil darbe’ olarak kabul edilebilir. Referandumda iktidar, devletin tüm kaynaklarını kullanarak “evet”i pompaladı ve hatta Fethullah Gülen gibi önde gelen figürler, “Mezdan ölüleri bile çıkartıp evet oyu verdirmeli” şeklinde çağrılar yaparak durumu daha da karmaşıklaştırdı.