Lahey'deki Barış Sarayı'nda başlayan Nikaragua’nın Almanya’ya sunduğu davada, Avrupa Birliği üyesi Almanya’nın savunma pozisyonları, uluslararası hukukun karmaşık ve çalkantılı bir şekilde şekillendirildi. İlk aşamada Almanya heyeti, UAD’nin yargı yetkisine dair ön itirazlarını sunarak, davanın esasa girilmeden hukuki bir engel ile durdurulması gerektiğini vurguladı. Bu durum, davadaki stratejik ilk hamle olarak değerlendirildi.

Almanya Dışişleri Bakanlığı’nın hukuk müşavirlerinden Julia Monar, ülkenin İsrail’e yönelik silah satışlarına dair çeşitli başvurularla karşı karşıya olduğunu, bunların yalnızca bir kısmının incelenmek üzere alındığını, geri kalanının ise soruşturma gerekliliğine dayanarak reddedildiğini açıkladı. Monar’ın açıklamaları, Almanya’nın tutumunun, hukuki hassasiyet ve süreçlerin titizlikle yönetilmesi ilkesiyle şekillendiğini gösterdi. Ayrıca, Alman makamlarının, şikayet eden ve taleplerde bulunanlara detaylı bilgilendirme yaparak, hesap verebilirliği pekiştirdiğini vurguladı.

Almanya’nın İsrail’e olan desteğinin, uluslararası insancıl hukuka uyum taahhütlerinden bağımsız olmadığını belirten Monar, bu desteğin, Almanya-İsrail ilişkilerinin temelini oluşturduğunu savundu. UNRWA’ya sağlanan mali desteğin, Filistin halkının kendi kaderini belirleme hakkını desteklediğini ifade etti. Ancak, Almanya’nın, Gazze’de kullanılabilecek silahların ihracat lisanslarını 8 Ağustos-23 Kasım 2025 tarihlerinde askıya alması ve 24 Kasım 2025’te bu kısıtlamaları kaldırması, savunmasının önemli bir noktasını oluşturdu. Bu kararın, Ekim 2025’te varılan ateşkes anlaşmasıyla doğrudan ilişkili olduğu belirtildi.

Davanın akışı, uzman görüşleriyle daha da karmaşık hale geldi. Oxford Üniversitesi’nden Antonios Tzanakopoulos, Nikaragua ile Almanya arasında bir uyuşmazlık bulunmadığını ve Nikaragua’nın davayı açtığı tarihte Almanya’nın, davanın UAD önüne taşınmasını gerektirecek bir durumdan haberdar edilmediğini ifade etti. King’s College London’dan Christian J. Tams ise, uluslararası insancıl hukuk ihlalleri gibi konularda UAD’nın yargı yetkisinin sınırlı olduğunu savundu. Son olarak, Samuel Wordsworth, davadaki temel gerilimin, İsrail’in Gazze’deki eylemlerinin hukuka uygunluğuna ilişkin olduğunu vurgulayarak, UAD’nin bu konuda karar verme yetkisine sahip olmadığını ifade etti. Bu gelişmeler, uluslararası hukukun karmaşıklığını ve farklı yorumlara açıklığını gözler önüne serdi.