Küresel finans sistemlerinde gözlemlediğimiz son dönemdeki dalgalanmalar, uzun süredir devam eden bir endişeyi tazeledi: Ufukta bir borç krizi mi? Dünya tahvil piyasalarındaki ani yükselişler, özellikle OECD ülkelerinde hükümetlerin ve şirketlerin tahvil borçlanma maliyetlerinin artması, bu soruya dair ciddi tartışmaları yeniden başlatmaya neden oldu. 2026 yılına kadar yaklaşık 29 trilyon doların tahvil piyasalarından ödünç alınması beklenirken, bu borçlanmanın büyük bir bölümünün mevcut borçların yeniden yapılandırılmasıyla ilgili olması, mevcut ekonomik dengelerin kırılganlığını gözler önüne seriyor.
OECD ülkelerinin merkezi hükümetlerinin tahvil borcu stoku, 61 milyar doları aşmış durumda. Japonya’da 10 yıllık tahvil faizi, 30 yılın ardından ilk kez 3’ün üzerine çıkarken, ABD’de 10 yıllık hazine faizi yüzde 4,8’i aşarak son yılların zirvesine yaklaştı. 30 yıllık ABD tahvil faizi ise yüzde 5,3’ü aştı. Bu durum, yatırımcıların risk iştahını artırmasına ve tahvil fiyatlarının düşmesine yol açtı. Bu durumun altında yatan nedenler, jeopolitik gerilimler, enflasyon beklentileri ve merkez bankalarının faiz politikalarındaki değişiklikler gibi çok sayıda faktörü barındırıyor.
Ekonomik manzara, son üç dekada, Çin’in dünya ekonomisine entegrasyonuyla şekillenmişti. Çin’in ABD tahvillerine yaptığı alımlar, gelişmekte olan ülkelere sermaye akışını desteklerken, dünya pazarına yönelik mal ihracatını artırmıştı. Japonya’nın düşük faizli tasarrufu, küresel finans sistemine ihraç edilirken, ABD ise bu sermayeyi emerek küresel tüketim ve finans merkezi olarak rolünü sürdürmüştü. Ancak, bu ilişkinin iki ayağı, artık aynı anda aşınmaya başladı. Japonya’nın “carry trade” (düşük faizli borçlanma ve yüksek faizli yatırım) çözülürken, sermaye ülkeye dönmeye başladı ve ABD tahvillerine olan talep azaldı. Bu durum, Amerikan borçlanma maliyetlerini artırırken, küresel finans sisteminde yeni bir denge oluşmasına neden oldu.