Günümüz toplumunda şiddet, geçmişteki gösterişli ve dışsal uygulamalardan, bireyin kendi iç dünyasına dönük bir savaşa dönüşmüş gibi görünüyor. Byung-Chul Han’ın ‘Şiddetin Topolojisi’ adlı eserinde, bu radikal değişimin altında yatan mekanizmaları anlamaya çalışıyor. Modern öncesi dönemlerde şiddet, iktidarın gücünü sergileme aracıydı; halka açık törenler ve cezalarla gösteriliyordu. Ancak modernlik, bu şiddeti özel ortamlara taşıdı, iktidarın görünürlüğünü azalttı. Kamplar, bu yeni şiddetin en belirgin örneğidir: Öldürme eylemi, izleyenlerin ilgisini çekmek yerine, bir tür kayıp mekânı olarak kullanılıyordu.
Günümüzde ise şiddet, görünmez bir hale geldi. Fiziksel zorlamalar yerini, bireyin kendisine uyguladığı baskılara bıraktı. Başarı, performans ve sürekli kendini geliştirme hedefleri, bireyleri birer ‘sömürücü’ haline getirdi. Bu durum, fail ve kurban rollerini aynı kişide birleştirdi. ‘Özgür’ olduğunu düşünen bireyler, aslında kendilerini sürekli bir performans sergileme ve kendini aşma baskısına tabi tutarak, kendi içlerine yönelik bir şiddet uyguluyorlar. Bu, dışsal bir zorlama değil, özgürlükmiş gibi sunulan bir içsel savaş.”
Bu yeni şiddet biçimi, kapitalizmin üretim ilişkileriyle doğrudan bağlantılı. “Belli bir üretim düzeyinden itibaren, insanın kendini sömürmesi, özgürlük duygusuyla el ele gider. Başarı ve performans toplumu, kendini sömürme toplumu olarak tanımlanabilir. Bu, mevcut sömürü biçimlerinin en verimli ve başarılı olanıdır. Hızlanma baskısı, bireyi hem fail hem kurban hem efendi hem uşak haline getiriyor. Sanat, sinema, ekranlar ve sosyal medya aracılığıyla, bireyin zihninde başarı ve performans baskısı yaratılıyor. Bu da, olumsuzun ve ötekinin reddini beraberinde getiriyor.”
Sonuç olarak, bu ‘yaratıcılığın karanlık yüzü’, bireyin kendini tükenene kadar sömürmesiyle ortaya çıkıyor. Depresyon ve narsisizm, bu durumun kaçınılmaz sonuçları. Kendisi hakkında düşünmeyen, sürekli kendini geliştirmeye çalışan, ‘kendini sevmek, kendini geliştirmek, kendini gerçekleştirmek’ sloganlarıyla motive olan bu özne, aslında kendi içine çökme olarak tanımlanabilir. Bu, bireyin özgürlük arayışının, onu bir savaş alanına dönüştürdüğünün acı bir örneğidir.”}p>