Toprakta kök salan zehirli tohumlar, zamanla karanlık çiçekler açar. Karim Aïnouz'un 'Gül Budama'sı, servet ve ayrıcalıkla beslenen, sonsuz bir yozlaşmanın ve kontrolün acımasızlığını grotesk bir dille aktaran çarpıcı bir aile portresidir. Film, İngiliz modernizmi dönemine ait, lüks bir malikanede yaşayan Ed karakterinin, ailesinin ‘budama’ gerekçesini sorgulayan hikayesiyle başlıyor. Aile üyelerinin, toplumun ahlaki değerlerine aykırı davranışları ve tüketim çılgınlığı, okuyucuyu rahatsız edici bir şekilde karşılıyor.

Ed’in (Callum Turner) ‘İnsanlar gül, aileler gül çalılarıdır. Gül çalılarını budamak gerekir’ sözü, film boyunca yankılanan bir mantra gibi. Bu söz, aile içinde hüküm süren baskı ve kontrolün, bireylerin özgürlüğünü ve kimliğini nasıl yok ettiğini simgeliyor. Ailenin, zenginliği ve gücüyle birlikte, bireylerini şekillendirme çabası, bir tür yozlaşmanın ve manipülasyonun tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. Yönetmen, bu yozlaşmayı, çarpıcı görsel bir dil ve güçlü oyunculuklarla gözler önüne seriyor.

‘Yunan Tuhaf Dalgası’nın etkisini taşıyan Aïnouz, Marco Bellocchio’nun 1965 tarihli filminin temalarını yeniden yorumluyor. Film, aile kurumunun çürümüşlüğünü ve toplumsal değerlerin erimesini ele alırken, aynı zamanda bireyin kimlik arayışını da sorguluyor. Özellikle, karakterlerin psikolojik derinliği ve iç dünyaları, seyirciyi hikayenin içine çekiyor. Film, annenin kör olması, babanın kör olması ve çocukların her birinin ‘tembel, vasat ve egoist’ olması gibi detaylar, ailenin karmaşıklığını ve bireyler arasındaki ilişkileri daha da derinleştiriyor.

Ancak film, bazı noktalarda anlatısal dengesini kaybediyor. Özellikle, karakterleri karikatürize etme çabası, bazı anlarda ‘yapmacık’ bir his yaratıyor. Film, toplumsal bir hiciv gibi görünen ana temayı yeterince açık bir şekilde ifade edemiyor ve mizahı etkili bir şekilde kullanamıyor. ‘Yunan Tuhaf Dalgası’nın yeni bir yorumu olmaya çalışırken, özgünlüğünü kaybetme riski taşıyor. Yine de, film, ailesinin karanlık çiçeklerini açan bir yapıt olarak, izleyiciyi düşündürmeye devam ediyor ve özellikle Martha’nın aileyle tanıştığı sahne, filmdeki en etkileyici anlardan biri oluyor.