Silivri Cezaevi’nin yenilenen devasa salonları, adeta bir gizem perdesinin ardında seyreden bir yargılamanın sahnesi haline geldi. Arkadaşlarla yaptığım görüşmelerde heyetin nerede olduğunu sormakla başlayan bu süreç, adalet anlayışımıza dair sormamız gereken birçok soru işareti ortaya koydu. Uzakta, belirsiz bir noktada birileri vardı; yüzlerini göstermeyen, siyah saçların ardında bulanıklaşan figürler… Yargıçların varlığı tahmin edilse de, savcının ve diğer yetkililerin nerede olduğunu görmek mümkün olmuyordu.
Sanıklar, sıralarında sessizce beklerken, avukatlar kürsünün sağ tarafında yoğun bir şekilde konuşuyorlardı. Ancak kimin konuştuğunu, hangi argümanları sunduğunu ayırt etmek zorduydu. Gazeteci meslektaşlarımın dürbünlerle insanları tespit etmeye çalıştığı bu karmaşık ortamda, dinleyici sıralarında da benzer çabalar görülüyordu. Birçok kişi, eşlerini, tanıdıklarını veya ailelerini görmek için dürbünlere bakıyor, adeta bir umut arayışı içindeydi. ‘Teleskopumu yanımda taşıyamasam da…’ diye düşünerek, Cumhuriyet TV’de konuştuğumda, bu durumun ne kadar aciliyetini vurgulamıştım.
Bu, mahkeme sürecinin üçüncü kez yaşandığı bir yargılama idi; ilk iki kez kullanılan küçük, daha insani salonlar, adil yargılanma ilkesine daha uygun görünüyordu. Ancak mevcut yargılama, yasanın ruhuna aykırıydı. Bir yargılama sürecini net bir şekilde izleyemediğinizde, olan biteni anlayamadığınızda, o yargılamanın aleniyetinden bahsedilemez. Büyük bir ekranın varlığı, sorunu çözmüyordu; avukatların konuşmaları ekrana yansıtılmıyor, baş yargıcın sesi de duyulmuyordu. Bu durum, yargılamanın şeffaflığını ciddi şekilde zedeliyordu.