İsviçre’nin turizm sahnesine adım atarken, akla gelen ilk manzara, lüks ve düzenin simgesi haline gelmiş Zürih ve Cenevre’nin hareketli caddeleri. Ancak bu yazın gurbetçileri ağırlamasının ardında, beklenmedik bir zıtlık yatıyor. ‘Swisstainable’ yaklaşımıyla öne çıkan İsviçre, aynı zamanda ölüm turizmi konusunda da küresel bir merkez konumunda. Bu, turizm anlayışının, doğanın korunması ve bireysel özgürlükler arasında nasıl bir denge kurmaya çalıştığının çarpıcı bir örneğini sunuyor.
İsviçre’nin turizm stratejisi, yüksek fiyatlar, elit turistler ve özel okullar gibi unsurlara odaklanıyor. Bu yaklaşım, ölüm turizmi yoluyla ölümlülerin bile değerlendirilmesine kadar uzanıyor. ‘Vize sorunu yok, ölmek serbest, yeter ki prosedüre uyun’ ilkesiyle hareket eden bu sistem, sürdürülebilirliğin sınırlarını zorluyor. Ancak bu, İsviçre’nin turizmde sürdürülebilirlik hevesi, yerli halkının yaşam koşulları ve kültürel değerleriyle çatışmaya giriyor. ‘Yüksek sesle konuşma, izinsiz fotoğraf çekme, patikadan sapma’ gibi basit kuralların bile ihlal edilmesi, turizm anlayışının çöküşünü gözler önüne seriyor.
İsviçre’nin turizm vizyonuyla karşılaştırma yaparken, İGA’ya yapılan iniş de bu dengeyi daha da net bir şekilde ortaya koyuyor. Burada, hızlı servis ve yüksek fiyatlar ön planda. “Dünyanın en kazık yeri Zürih” diyenler yanılıyor, çünkü İstanbul Havalimanı bu unvanı kaptırmış durumda. Panoların kurallara uymaması ve emlak alanın pasaport vaat etmesi, turizm anlayışının karmaşıklığını artırıyor. Bodrum gibi popüler tatil beldelerinde, betonlaşmış koyların ve yaban domuzlarının hakim olduğu ortamda, “bir tansiyon ilacı” tüketmek bile öneriliyor. Bu durum, turistin ve yerli halkın arasındaki uçurumu daha da derinleştiriyor.