Türkiye ekonomisinin geleceği, 2025 yılına doğru yükselen kişi başına gelir rakamlarıyla şekilleniyor gibi görünse de, bu tabloyu derinlemesine incelediğimizde çarpıcı bir tezatlık ortaya çıkıyor. Devlet kurumlarının raporlarına göre, reel GSYH 2025'te %3.6 artış gösterirken, cari fiyatlarla GSYH %41.3'lük bir sıçrayışla 63 trilyon lirayı aşmış. Ancak bu resmi veriler, ekonominin gerçekte nerede olduğunu anlamak için yeterli değil.

Dünya Bankası'nın gelir eşiklerine göre Türkiye, 2027 mali yılı itibarıyla ‘üst-orta gelirli’ ülke sınıfına girmiş. Fakat bu sınıflandırma, yüksek enflasyonun sürekli yaşandığı bir ortamda, Dünya Bankası'nın kullandığı atlas yönteminin sınırlılıklarını da göz ardı ediyor. Bu durum, Türkiye'nin bu grupta kalmasına neden oluyor. Kişi başına 18 bin doların aşılması, nominal GSYH'nin dolara çevrilmesiyle hesaplanan dolar cinsinden gelirlerde bir artış anlamına geliyor. Ancak bu artışın, üretimin ve refahın aynı oranda yükselmediği bir gerçekliği de maskeleyebiliyor.

Burada, enflasyon ve deflatör kavramları devreye giriyor. Nominal GSYH, enflasyonun etkisiyle hızla artabilirken, reel GSYH'yi hesaplarken fiyat artışlarının dikkate alınması gerekiyor. Eğer fiyat endeksleri (TÜFE gibi) gerçekçi bir şekilde ölçülmezse, reel büyüme de yanıltıcı olabilir. Bu durum, Türkiye'nin ekonomik performansını değerlendirirken dikkat edilmesi gereken en önemli noktadır. Sanayi imalat PMI endeksi de bu durumu destekliyor; son beş yılda imalat sektörünün faaliyet koşulları birçok kez kötüleşmiş, hatta daralma bölgesine girmiştir.