Gazete binasının duvarları, her köşesinde bir hikaye saklayan, Cumhuriyet’in ruhunu yaşatan bir mekândı. Buraya ayak basan herkes, “Şükoş” ya da “Şükoş abla” diye hitap edilen Şükran Soner’in varlığını hissetti. Onun, gazetenin sadece bir çalışanı değil, aynı zamanda kalbi ve özü olduğunu söyleyebiliriz.
Şükran abla, her sabah koridorda çiçek sulama bidonuyla karşımıza çıkar, çiçeklerine özenle bakardı. Bir gün, izinli olmasına rağmen çiçeklerini bana emanet etme cesareti gösterdi. O gün, onun doğallığı ve samimiyetiyle büyüledik. Birkaç gün boyunca suladığım çiçekler, onun için birer ders olmuştu. O, sadece bir çiçek yetiştiricisi değil, aynı zamanda bir öğretmendi.
Öğleden sonra, odamın kapısı hafifçe aralandığında, Şükran abla sohbet için gelmiş olacağını bilirdik. Gazetede işçi sınıfının tarihinden 68 kuşağından ortak dostlarımıza anlattıklarını anlatır, onun bilgisi ve deneyimi, her dinleyicinin zihninde derin izler bırakırdı. O, yaşlılığının getirdiği saygı ve itibarla, gazetenin en eski ve değerli çalışanıydı. Şükran abla, yazmaya başlamış olsa da, teknolojinin henüz gelişmediği dönemde yazdıklarını kaydetmeyi unutmuş, belki de sonsuza dek kaybolmuştur. Onun kaybı, sadece gazete için değil, tüm Türkiye işçi sınıfı için büyük bir kayıptı.
Şükran abla, gazetenin sadece belleği değil, aynı zamanda vicdanıydı. Sıfır ego ile stajyerlere bile saatlerini ayırır, önce Cumhuriyet aidiyetini onlara öğretirdi. Hapse düşen dostlarını ziyaret ederek, onların ve ailelerinin yanında olurdu. Misafir ağırlamakta da üstünydü. Hatta davetsiz olanları da... Gazetemiz Cağaloğlu’nda iken Yalçın Bayer, Hüseyin Gürer bir yerlerde oturunca vaktin nasıl geçtiğini anlamazdık. Mekân kapatılınca nereye gideceğimizi düşünürken ilk akla gelen tabii ki Şükran abla olurdu. Gecenin bir yarısı kapısına dayanıp zili çaldığımızda pencereden başını uzatıp “Yine mi siz?” diye söylenmesine karşın biz merdivenleri çıkıncaya kadar o çoktan masayı donatmaya başlamıştır. O hem meslek büyüğümüz hem ablamız, bazen de yaramazlık yaptığımızda şefkatle bizi azarlayan annemiz gibiydi. Onu kızdıracak bir şey yaptığımda, gelip karşıma oturur; “İlhan abinin şımarık kızı; bana bak. Gazeteye geldiğinde çocuk denecek yaştaydın ama artık büyüdün. Çocukluk yapmayı bırak” derdi.