Türkiye’nin hukuki mirası, ‘yurttaşların eşitliği’ ve ‘eşit yurttaşlık’ gibi kavramlarla şekillenmiş, ancak bu kavramların anlamları zaman içinde farklı yorumlanarak, hatta çarpıtılarak kullanılmıştır. Son dönemde ortaya çıkan ‘eşit yurttaşlık’ söylemi, aslında Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal yapısına dair önemli bir gerçeği maskeliyor. Bu söylem, anayasaların ve hukuk sistemlerinin gelişimini ve ‘eşitlik’ kavramının nasıl farklı gruplar tarafından kullanıldığını anlamak için bir başlangıç noktası sunuyor.

‘Yurttaşların eşitliği’ kavramı, Fransız Devrimi’nden itibaren, tüm vatandaşların hukuki ve siyasi haklar açısından aynı durumda olduğunu ifade etmeyi amaçlayan bir idealdi. Ancak, Türkiye’de ‘eşit yurttaşlık’ ifadesi, bu idealin özünü yansıtmıyor. Bu ifade, belirli gruplara yönelik özel düzenlemelerle, yani ‘ayrıcalık’larla sonuçlanabiliyor. Örneğin, ‘eşit yurttaşlık’ adı altında, belirli etnik, dini veya kültürel gruplara yönelik özel haklar tanınması, aslında ‘yurttaşların eşitliği’ ilkesine aykırı bir durum yaratıyor. Bu durum, hukuki ve toplumsal dengeleri bozarak, mevcut düzeni zedeleme potansiyeli taşıyor.

Türkiye’nin anayasal gelişimi, bu kavramlar arasındaki gerilimi gözler önüne seriyor. 1876 Anayasası’nda ‘tebaa’ kavramı, dini ve mezhebi farklılıkları üzerinden değerlendiriliyordu ve bu durum, ‘eşitlik’ ilkesiyle çelişiyordu. Padişahın mutlak otoritesi, ‘eşitlik’ kavramını ortadan kaldırıyordu. 1921 Anayasası’nda, egemenliğin kaynağı millettir ilkesi kabul edilse de, ‘eşitlik’ hükmü açıkça belirtilmemişti. Ancak, saltanat ayrıcalıklarının reddedilmesi, bir başlangıç noktası oluşturuyordu. 1924 Anayasası’nda ise ‘tebaa’ kavramı tamamen tasfiye ediliyor ve yerini ‘vatandaş’ alıyordu. Bu, daha kapsayıcı ve modern bir yaklaşım olsa da, ‘eşitlik’ kavramının nasıl kullanıldığı konusunda dikkatli olunması gerektiğini gösteriyordu.