Günümüz geopolitiğinde, karmaşık ve çalkantılı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Mevlana’nın sözleri gibi, bu manzaranın anlaşılması için, olayların ardındaki motivasyonları ve paydaşların beklentilerini doğru bir şekilde değerlendirmek gereklidir. Türkiye’nin Suriye’deki müdahalesi, sadece bir askeri operasyon olmanın ötesinde, bölgedeki güvenlik ve kimlik algıları üzerine derin etkiler yaratmaktadır.

AKP iktidarı döneminde, Suriye’deki gelişmeler, Esad rejiminin devrilmesi amacıyla şekillenen bir stratejik hamle olarak değerlendirilmiştir. Ancak bu yaklaşım, Suriye’deki karmaşık siyasi yapıyı ve çeşitli aktörlerin çıkar çatışmalarını göz ardı etmiştir. SDG’nin (Suriye Demokratik Güçler) oluşumu ve Türkiye’nin bu oluşuma desteği, Şara Esad’ın Suriye’ye geçiş sürecini kolaylaştırmış ve aynı zamanda PKK/YPG’nin Suriye’deki etkisini artırmıştır. Bu durum, Türkiye’nin güvenlik algısını derinden sarsmış ve Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’nin iç politikasıyla birleşmesine zemin hazırlamıştır.

SDG’nin, silahlı güçlerini Suriye silahlı kuvvetleri ile bütünleştirmesi, aslında Türkiye’nin uzun süredir devam eden bir endişesinin teyitidir. ABD’nin kurduğu ve donattığı YPG/SDG’nin, Suriye silahlı kuvvetleri tarafından kontrol altına alınması, bölgesel dengeleri yeniden şekillendirmektedir. Mazlum Abdi’nin, Şara Esad’ın danışmanlığına getirilmesi ve İlham Ahmed’in, Halk Meclisi üyeliğine atanması, Suriye’deki Kürtlerin siyasi etkisinin artışını göstermektedir. Bu gelişmeler, Türkiye’nin Suriye’deki güvenlik stratejisini yeniden gözden geçirmesini gerektirmektedir.

Öcalan’ın, “terörsüz Türkiye” girişimi ile Suriye’deki gelişmeler arasındaki bağı vurgulaması, bu karmaşıklığın merkezinde yer almaktadır. Büyükelçi Barrack’ın, Trump’ın planına uygun olarak, Orta Doğu’da Türkiye, Suriye, Irak ve İran Kürtlerini içine alan, Büyük Kürdistan projesinin uygulanmasına katkıda bulunması, bölgesel dinamikleri daha da karmaşık hale getirmektedir. Türkiye’nin, Kürt ayrılıkçı hareketlerini terör olarak tanımlaması ve Öcalan’ın liderliğindeki hareketin Suriye’de farklı bir evreye girmesi, bölgedeki güvenlik sorunlarını daha da derinleştirmektedir. 1984 yılından beri, PKK terörü ile mücadele eden ve 1999 yılında bu terörü bitiren Türkiye, şimdi Suriye’deki gelişmelerle başa çıkarken, geçmişteki stratejik hatalarından ders çıkarmak zorundadır.

Türkiye’nin Suriye politikaları, hem güvenlik hem de kimlik algıları açısından kritik bir dönüm noktasındadır. Türk-Kürt ve Türk-Arap birlikteliği gibi kavramlar, tarihsel gerçeklerle örtüşmemektedir. Çanakkale Savaşı gibi ortak geçmişimiz, Türk-Kürt ilişkilerinde dayanışma ve ortak amaçlar yaratmıştır. Ancak, emperyalist güçlerin manipülasyonları ve farklı kimlik algıları, bu dayanışmayı zedelemektedir. Türkiye’nin, Suriye’deki gelişmelerle başa çıkarken, bölgesel dinamikleri ve farklı kimlik algılarını göz önünde bulundurarak, daha dengeli ve sürdürülebilir bir strateji geliştirmesi gerekmektedir.”}p>