1945 yazının sıcak günleriydi. Türkiye, 2. Dünya Savaşı’nın sona yaklaşırken, sınırında farklı bir türbülansı yaşıyordu. 195 Azerbaycan Türkmeni, savaşın sonlarında Türkiye’ye sığınmış, umutlarını yeniden yeşertmeye çalışıyordu. Ancak kaderleri, o dönemde Sovyetler Birliği ile Türkiye arasındaki gergin ilişkiler ve siyasi manevralar tarafından acı bir şekilde belirleniyordu. 195 kişi, sınırdaki anlaşmazlıkların ortasında, mülteci statüleriyle baş başa kalmaya çalışırken, beklenmedik bir trajediye sahne olacaktı.

İsmet İnönü’nün liderliğindeki hükümet, Sovyetlerle yaşanan anlaşmazlıkları daha da tırmandırmadan, mülteci krizini çözmek için harekete geçti. 195 Azerbaycan Türkü, Sovyetler Birliği’ne iadesi kararlaştırıldı. Bu karar, o dönemde Türkiye’nin dış politikası ve Sovyetler Birliği ile ilişkileri bağlamında büyük bir risk taşıyordu. Ancak, hükümet, sınır güvenliğini sağlamak ve anlaşmazlıkları çözmek amacıyla bu kararı aldı.

Sınırda, Boraltan Köprüsü’nün hemen yakınında, 195 Azerbaycan Türkü, Sovyet askerleri tarafından tutuşturulan ateşle kurşuna dizildi. Bu olay, o dönemin bölge halkı tarafından derin bir üzüntüyle karşılandı. Olayın detayları, uzun süre kamuoyuna duyurulmadı ve sadece dönemin bölge halkı arasında yaygınlaştı. Ancak, 1951 yılında Demokrat Parti milletvekili Şevket Mocan’ın girişimleriyle, TBMM tutanaklarına yansıyarak kamuoyunun gündemine oturdu.

Bu trajik olay, 20. yüzyılın ortasında Türkiye Cumhuriyeti’nin en karanlık sayfalarından biri olarak tarihe geçti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu olayı sık sık vurgulayarak, “Bir daha Boraltan Köprüsü faciası gibi utanç sahneleri yaşatmayacağız” sözleriyle geçmişte yaşananlara dikkat çekiyor. Bu olay, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerindeki hassasiyetini ve insan haklarına verdiği önemi bir kez daha gözler önüne seriyor. Boraltan Köprüsü’nde yaşananlar, sadece 195 Azerbaycan Türkü’nün kaybı değil, aynı zamanda Türkiye tarihinin bir dersi olarak kalıcı bir yer edinmiştir.