Türkiye’nin uzun yıllardır süren güvenlik gündemi, son dönemde farklı boyutlar kazanıyor. PKK’nın 2025’teki fesih kararı ve bu kararın Meclis’te oluşturulan yasal çerçeve, barış sürecine dair beklentileri yeniden şekillendiriyor. Bu süreç, bir anda gerçekleşen bir dönüşüm değil, adeta bir dizi stratejik hamlenin sonucunda ortaya çıkıyor. Öncelikle, partilerin ortak imzasını taşıyan 15 maddelik geçici yasa, örgütün tasfiyesini, silahların teslimini ve suça bulaşmamış bireylerin sivil hayata yeniden entegrasyonunu hedefliyor. Ancak bu yasanın uygulanması, güvenlik değerlendirmeleri, sınırlı denetimli serbestlik gibi ek adımları da beraberinde getiriyor, böylece tehlikeli unsurların toplumdan uzaklaştırılması sağlanacak.
Bu karmaşık zeminde, siyasi partilerin tutumları da kritik bir rol oynuyor. İyi Parti, sürecin bazı yönlerine temkinli yaklaşırken, engelleyici bir pozisyonda kalmıyor. Kemal Kılıçdaroğlu ise süreci daha geniş bir perspektifte değerlendiriyor; sadece silah bırakma konusunu değil, aynı zamanda toplumsal barış ve demokratikleşme hedeflerini de kapsayan kapsamlı bir yaklaşımı savunuyor. DEM Parti’nin ise yaklaşımı, dış desteğin azalmasıyla birlikte önemli ölçüde değişmiş durumda. Daha önceleri Kandil ile birlikte direnen parti, şimdi örgütün manevra alanını daraltan dış faktörlere daha dikkatli yaklaşıyor. Bu durum, sürecin dinamiklerini yeniden şekillendiriyor.
TSK’nın sahadaki etkinliği ve teknolojik üstünlüğü, terörün etkisini ciddi şekilde azaltmış durumda. İHA’lar, istihbarat operasyonları ve hassas operasyonlar sayesinde teröristler, eskisi kadar kolay hedef haline gelmiyor. Aynı zamanda, Suriye’de geçiş hükümetinin YPG’yi alanlardan uzaklaştırması, Ankara’nın Bağdat ile kurduğu güvenlik işbirliği ve Irak’ta PKK’nın yasaklanması gibi gelişmeler, örgütün lojistik hatlarını koparıyor. Ancak bu süreçte belirleyici bir faktör daha ortaya çıkıyor: İsrail. Bölgesel dinamikler, eski ezberleri bozmaya başlıyor ve terörün dışarıdan beslenen bir yapı olduğu gerçeği bir kez daha pekişiyor.
Sonuç olarak, barış süreci, toplumsal dinamiklerin ve insanların taleplerinin bir sonucu olarak şekilleniyor. Sokakta, mahallede ve üniversitelerde eski dönemlerde olduğu gibi bir mobilizasyon zemini artık bulunmuyor. İnsanlar, kayıpların acısıyla ve yorgunlukla barışın kendisini talep ediyor. Bu nedenle, sürecin kendi iradesiyle ilerlemesi ve siyasi iradelerden bağımsız olarak bir yol çizmesi bekleniyor. Umut, Meclis'teki adımların sahada karşılığını bulması, Türkiye’nin yarım asırlık güvenlik sorunundan kurtulması ve ‘terörsüz Türkiye’nin’ bir gerçeğe dönüşmesiyle şekilleniyor.”}