Ankara’nın kalbinde kurulan devasa bir salon, uluslararası bir zirveye ev sahipliği yaparken, gözlerin çevresindeki çarpıcı kontrastlar, bir çelişkiyi barındırıyordu. Romain Gary’nin “Onca Yoksulluk Varken” romanındaki o acımasız gerçekler, o an da zihinde yankılanıyordu. Bu monumental sahne, ülkenin yoksullukla boğuşan milyonlarca insanının hikayesini yansıtmakta, bir yandan da yönetimin ihtişamlı imajını koruma çabasını gözler önüne sermekteydi.
Zirve sırasında Cumhurbaşkanı’nın ifadesi, “Dünyanın gözü Ankara’da” idi. Ancak dünya, sadece gösterişli bir Türkiye’yi mi gördü? Güçlü bir devlet mi, yoksa özenle inşa edilmiş bir vitrin mi? Vitrin parlak ve etkileyici olsa da, arkasında yatan gerçekler, en az vitrin kadar belirgin bir şekilde duruyordu. Milyonlarca vatandaşın hayatları, her ay kira ve temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için mücadele etmek, yoksulluğun acımasız gerçekliği ile iç içe geçmişti. Et, sofraların temel gıdası olmaktan çıkıp, kasap dükkanlarının vitrinlerinde sergilenen pahalı bir lükse dönüşmüştü. TÜRKİŞ verilerine göre, dört kişilik bir ailenin açlık ve yoksulluk sınırları, asgari ücret ve emekli maaşlarının çok altında seyrederken, ülke bir yandan ihtişamlı bir gösteri sergiliyordu.
Bu durum, geçmişteki benzer olaylarla paralellikler gösteriyordu. Osmanlı’nın son dönemlerinde yabancı devlet adamları İstanbul’a geldiğinde, halkın yoksulluğu maskelendirilmiş, dilenciler ortadan kaldırılmıştı. Halk yoksullukla boğuşurken, devletin kaynakları, Avrupa’nın en görkemli yapılarıyla yarışacak ihtişamlı sarayların inşasına harcanıyordu. Bugün de aynı durumun bir yansıması olarak karşımıza çıkıyordu. Beştepe’de düzenlenen resmi yemeklerde, Michelin yıldızları bulunan şeflerin hazırladığı yemekler sunulurken, yurttaşın sofrası hala yoksullukla sınanıyordu. Bu durum, iktidarların, halkın gerçek ihtiyaçlarını görmezden gelip, sadece dış dünyaya yönelik bir imaj yaratma çabasını daha da belirgin hale getiriyordu.
Zirve, Türkiye’nin bağımsızlık ve egemenlik mücadelesini, savunma harcamaları ve dış politikadaki tercihleri açısından da sorgulatıyordu. Milli geldin yüzde 5’ine çıkarılan savunma harcamaları, asgari ücret ve emekli maaşlarının altında kalırken, silahlanma programları ön plandaydı. F-35 programı, Türkiye’nin kendi imkanlarıyla aldığı uçakların bir kısmını kaybetmesiyle, ülkenin gerçek bağımsızlığını ve egemenliğini zedeleyen bir örnek olarak öne çıkıyordu. Tam bağımsızlık, ülkenin kendi kaynaklarını, kendi işçisine ve emeklisine harcayabilmesi, yabancıların planlarına boyun eğmemesi ile mümkündü. Atatürk’ün vurguladığı gibi, “Hangi istiklâl vardır ki, yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin?”