Türkiye’nin en acımasız gerçeklerinden biri, kadınların yaşam hakkının fiilen engellendiği cinayetlerle yüzleşmek zorundadır. Yüksek mahremiyetin ve sessizliğin hakim olduğu bu arenada, sokaklarda ve evlerde hayatını kaybeden kadınların hikayeleri, birer sessiz fısıltı gibi yankılanmaktadır. Bu fısıltılar, sadece bireysel sorumlulukları değil, toplumsal bir dönüşümün gerekliliğini de işaret etmektedir.

‘Fütursuz’ kelimesi, bu cinayetlerin doğasını anlamak için bir anahtar görevi görmektedir. Bu terim, bir kişinin toplumun kurallarını, yasaklarını ve ahlaki değerlerini önemsememesini, hatta onlara karşı duyduğu saygısızlığı tanımlar. Kadın cinayetlerini işleyen katiller, genellikle bu ‘fütursuz’ yapıya sahiptirler; kontrol, otorite ve toplumsal normlar üzerinde hiçbir baskı kuramazlar. Bu durum, sadece bireysel bir problemden öte, toplumsal bir dengesizliğin ve değerlerin erimesinin bir yansımasıdır.

Emine Bulut ve Şerife Gezer gibi trajik vakalar, bu sorunun derinliğini ve karmaşıklığını gözler önüne sermektedir. Emine Bulut’un kızının yanında hayatını yitirmesi, sadece bir cinayet değil, aynı zamanda bir annenin, kızının yanında son nefesini vermesiyle oluşan tarifsiz acıyı da temsil etmektedir. Şerife Gezer’in, çay bardağı ve tabancayla fütursuzca vurulması, sadece bir şiddet eylemi değil, aynı zamanda toplumsal koruma mekanizmalarının başarısızlığının da somut bir örneğidir. Bu vakalar, uzaklaştırma kararlarının ve diğer önleyici tedbirlerin, ‘fütursuz’ yapıya sahip bireyler karşısında etkisiz kaldığını açıkça göstermektedir.

Bu tür cinayetlerin önlenmesi için sadece cezalandırmanın ötesine geçmek, kapsamlı bir strateji geliştirmek gerekmektedir. Bu strateji, aile içi şiddetin kökenlerine inmeli, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin giderilmesi için çaba göstermeli ve kadınların güçlenmesini desteklemelidir. Ayrıca, teknolojik imkanların etkin bir şekilde kullanılması, mağdur ve şüpheliler arasındaki mesafe oluşturulmasını engellemeli ve suçluların yakalanmasını kolaylaştırmalıdır. İstanbul Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmelerin ihlal edilmesi, kadınların korunması için önemli bir boşluk yaratmıştır ve bu nedenle sözleşmeye yeniden dönülmesi büyük önem taşımaktadır.

Son olarak, bu sorunun çözümü, sadece devletin değil, sivil toplum örgütlerinin, avukatların, akademisyenlerin ve tüm vatandaşların ortak sorumluluğu olmalıdır. ‘Söylenir ama söylemez ilkesi’ni aşarak, bu cinayetlerin ardındaki nedenleri açıkça tartışmalı, çözüm önerileri geliştirmeli ve hayata geçirmek için çaba göstermeliyiz. Unutmayalım, kadınların güvenliği, toplumun güvenliği ve geleceğinin teminatıdır.”}p>