Türkiye’nin bereketli toprakları, günümüzde bir umutsuzluğun yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Üreticiler, yıllarca emeğiyle doğuran tarlalarının karşılığını alamıyor, rekabetin acımasızlığı altında eziliyor. Hasat rekorları kurulurken, desteklerin yetersizliği ve küresel piyasadaki baskı, çiftçinin yaşamını bir hayli zorlu hale getiriyor. En sevilen ürünlerin fiyatları sürekli dalgalanıyor, üretici maliyetleri artıyor ve sonuçta tüketici cebinden en çok payı alıyor.
Son günlerde Ege Bölgesi’nde yaşanan gelişmeler, bu tabloyu daha da çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. İzmir’de üzüm üreticileri, şaraplık üzümün fiyatının 4 liraya düşmesiyle birlikte, yıllarca yetiştirdikleri ürünleri satacak alıcı bulmakta zorlanıyor. Manisa Sarıgöl’de ise üzüm üreticileri, alıcı bulamadıkları için bağlardaki ve römorklardaki ürünlerini bekletmek zorunda kalıyor. Bu durum, çiftçinin yüzünü güldürmüyor, aksine derin bir endişe kaynağı oluşturuyor. Zeytin üreticileri de benzer bir durumla karşı karşıya. ‘Var yıl’ olarak değerlendirilen zeytin hasadı, rekolte rekorları ile birlikte üreticinin maliyetlerini karşılamasını zorlaştırıyor. ABD’nin ek vergileri nedeniyle ihracatçılar da kaygılı.
Bu çaresizlik, yıllardır süren bir döngüye benziyor: Bir yıl patates, ertesi yıl soğan, sonra domates, üzüm, zeytin… Kaybedenler hep aynı: Tarlada üretici, çarşı pazarda tüketici. Tarımsal istihdam, 2002 yılında 7.5 milyon kişiyle zirveye ulaşmış, ancak son 20 yılda yaklaşık 3 milyon kişi kaybetti. Tarım alanları da 26.6 milyon hektardan 24 milyon hektarın altına gerilemiş durumda. Bu durum, çiftçinin topraktan uzaklaşmasına ve tarımsal istihdamın azalmasına neden oluyor. 2006’da çıkarılan Tarım Kanunu’nun 21. maddesine göre tarımsal destekler milli gelirin yüzde 1’inden az olamazken, 2027’de çiftçiye ayrılması gereken kaynak 1 trilyon 112 milyar lira iken, bütçede ayrılan miktar sadece 235 milyar lira. Aradaki 877 milyar liralık fark, çiftçinin hayatta kalma mücadelesini daha da zorlaştırıyor.