Kahire'nin kalabalık ve renkli Nasr bölgesinin arka sokaklarında, sıradan bir apartmanın kapısına yaklaştığımızda, hayatın zorluklarıyla mücadelesini veren bir ailenin hikayesiyle karşı karşıya olduğumuzu bilmezdik. Girişte asılı duran Ramazan süsleri, barış ve yeniden doğuş vaadiyle istikbalin umudunu temsil ediyor. Bizi bu anlamlı buluşmada, evin babası Abdurrahman Bey'in sıcaklığıyla karşı karşıya kaldık. 2024 Nisanı'nda Mısır'a yerleşmiş, anne-babası ve kardeşleri Gazze'de olduğunu ve hayatın acımasızlığına tanık olmanın getirdiği travmalarla yüzleştiğini anlatan Abdurrahman Bey, dürüstlüğü ve samimiyetiyle bizi etkiledi. Anlattıklarında o kadar yoğun ve derindi ki, daha fazla bilgi edinmek için rica etmemiz zorunlu hale geldi. ‘Ancak bu kadar anlatabilirim, fazlasını söylersem dağılırım’ diyerek, içtenliği ve kırılganlığıyla bizleri derinden etkiledi.
Eşi Nadin Hanım, konuşma isteğini bastıramayarak, yaşanan acıları ve zorlukları kendi ağzından anlatmaya başladı. Evlerini ve arabalarını savaşın acımasızlığıyla yitirdiğini, eşinin çalıştığı hastanenin de yıkıldığını, su, elektrik ve gazın olmadığı bir gerçeklikle karşı karşıya kaldıklarını aktardı. Hayatta kalabilmek için ancak bebek maması alabiliyorlardı ve Nadin Hanım, açlık içinde geçen günlerde kızlarını doyurmak için fedakarlıklar yaparak, onlara olan sevgisini ve sorumluluğunu gösterdi. Kuzenlerinin de şehit olduğunu ve bu kayıpların yükeğini omuzlamakta olduğunu ekledi. İkiz kızları, beş yıl süren bir hamilelik sürecinin ardından doğmuştu ve savaşın başlamasıyla birlikte onlar da acımasız bir şekilde hayatlarını yaşamaya başladılar. ‘Ben beş yıl hamile kalamadım. Onlar doğduktan hemen sonra da bombalamalar başladı. Benim sebebim onlar’ diyerek, kızlarına olan sevgisi ve koruma isteğiyle bizleri derinden etkiledi. Şu anda üç yaşında olan kızları için iyi bir hayat sağlamaya çalıştığını ekledi.
Uğurlama sırasında, Abdurrahman Bey, eşini göstererek ‘Nasıl, ondan daha iyi konuştum, değil mi?’ diyerek, odaya yayılmış olan hüznü ve ağırlığı dağıtmayı başardı. Meryem Hanım, 43 yaşında, beş kız ve bir oğluyla, Gazze'ye kıyasla daha iyi bir yaşam standardında yaşadıklarını, ancak bir anda evsiz kalıp 40 kişi aynı evde yaşam mücadelesi verdiklerini anlattı. Bombalamalar sırasında küçük çocukları dahil olmak üzere tüm insanları korku dolu bir şekilde şilte üzerine sığınırken yaşadıkları dehşetleri gözyaşlarıyla anlattı. ‘Şehadet nasibimizse hep birlikte olalım diye düşünüyordum’ diyerek, umudunu ve inancını koruyarak hayatına devam etme kararlılığını gösterdi. Komşularından 27 kişinin şehit olduğunu ve bu kayıpların acısını içinden geçirirken, çocukluktan beri arkadaşı olan Melek’in de aramızdan ayrıldığını ifade etti. ‘O benim en yakın arkadaşımdı. Çocukluktan beri beraberdik. En mutlu anım, onların beni evlerine davet ettiği doğum günüydü. O gün çok eğlenmiştik’ diyerek, geçmişe dair güzel anılarını anlatarak, acısını hafifletmeye çalıştı. Odaya, koltuk değneğiyle giren ve Meryem Hanım’ın annesi olan Zeynep Hanım, Yafalı Zeynep, Nakba sırasında doğduğu evi terk etmek zorunda bırakıldığında sadece iki yaşındaymış. ‘80 yaşında beni tekrar mülteci yaptılar’ diyerek, yaşadığı adaletsizliğe isyan etti. Ancak, 19 torunundan birisine yadigâr kalacak olan anahtarı saklamaya kararlı olduğunu ekledi.
Meryem Hanım da ‘Ben de anahtarımı sakladım’ diyerek, bu halkın umudunu temsil eden bu anahtarların ikisini bir araya getirdi. Bu anlamlı buluşma, savaşın acımasızlığına rağmen insanlığın umudunu, dayanışmasını ve direncinin bir simgesi olarak öne çıkıyor. Bu hikaye, sıradan insanların yaşadığı zorlukları ve fedakarlıkları, aynı zamanda insan ruhunun ne kadar güçlü olduğunu ve umudun nasıl yeşerebileceğini gözler önüne seriyor.