Türkiye’nin modernleşme yolculuğunda, 20. yüzyılın ortasında yaşanan olaylar, dönüm noktası niteliğinde bir kırılma oluşturmuştur. 1 Kasım 1945’te İsmeyt İnönü’nün TBMM’ye açış konuşması, çok partili sisteme geçişin duyurulmasıyla, Cumhuriyet’in geleceği hakkında önemli ipuçları barındırmıştır. Bu geçiş, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından zaferle birlikte ortaya çıkan ‘demokratik’ değerlere bir uyum çabası olarak sunulmuş, aynı zamanda Batı ile işbirliğini artırma ve Sovyet etkisine karşı bir denge unsuru oluşturma hedefi taşımıştır. Ancak bu süreç, Cumhuriyet’in temel ilkelerini sorgulayan ve devrimci ideallerle çelişen bir zeminde gerçekleşmiştir.
Bu dönemin en belirgin özelliği, Cumhuriyet’in kurucularının, ‘demokrasi’ kavramını farklı şekillerde yorumlaması ve bu kavramı siyasi çıkarları doğrultusunda kullanmasıdır. Toprak Reformu’nun yumuşak bir uygulaması olan ‘Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’na bile karşı çıkış, Cumhuriyetçi değerlerle bağdaştırılmış ve siyasi manevralar için bir araç haline getirilmiştir. Bu durum, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası gibi din odaklı siyasi akımlarla arayüz kurma çabalarına da hizmet etmiştir. Bu dönemde, ‘demokrasi’nin inşa edilmesi, belirli siyasi elitlerin elinde, kendi hedeflerine ulaşmak için kullanılmış bir kavram olarak karşımıza çıkmıştır.
1950’de kurulan Demokrat Parti, bu ‘demokratik’ rejimi daha da derinleştirmiş ve kendi politikalarıyla Cumhuriyet’in temel değerlerine zarar vermiştir. Partinin iktidara gelmesiyle birlikte, muhalif partilerin varlığına yönelik sistematik baskılar başlamış, CHP’nin malvarlığına el konulmuş, Kırşehir vilayeti ilçe statüsüne dönüştürülmüş ve siyasi liderlerin hapis cezaları yağmıştır. Osman Bölükbaşı gibi önemli isimlerin sürgün edilmesi ve yaşlı gazetecilerin hapse atılması, ‘demokrasi’nin gerçekte nasıl bir araç olarak kullanıldığının çarpıcı bir örneğidir. Ayrıca, Tahkikat Encümeni Yasası’nın kabulü, Anayasa’nın etkisiz hale getirilmesi ve Cumhuriyet’in ilk darbesinin gerçekleştirilmesi olarak tarihe geçmiştir.