Tarihin tozlu sayfalarında, bir imparatorluğun çöküşü ve yeniden doğuşu arasındaki ince çizgi, eğitim ve yaratıcılığın rolünü anlamak için önemli bir ders sunar. 18. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda okuma yazma oranının sadece %1 gibi düşüktür, 1920’ye kadar erkeklerde %6, kadınlarda ise %5’in altında. Bu durum, “padişahlık dönemi” nüfusunun devralınarak, Cumhuriyet’in modern Türkiye’nin temellerini atmak için çabaladığı bir miras olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Dil Devrimi, bu dönüşümü kolaylaştıran kritik bir adımı temsil ederken, gerici düşüncelerin bu sürece etkileri de göz ardı edilemez.
Tanzimat Fermanı (1839), imparatorluğun Batı karşısında çöküşünü engelleyebilecek bir umut ışığı olmuş, Cumhuriyet’in ilk harcı olarak kabul edilebilir. Ancak, bilim, teknoloji, sanat, felsefe gibi alanlarda ciddi bir üretim ve birikim eksikliği, toplumun gelişimini kısıtlamıştır. Daha çok özgürlük ve yönetime katılım denemeleri, bir varoluş silkelenmesiydi; fakat bu durum, insanın yaratıcı faaliyetlerinde bir kıpırdatma başlatmış, “yok” diye saydıklarımızdan, öncelikle insanın yaratıcı faaliyetlerinde bir kıpırdatma olmaya başlamıştır. Bu, toplumun, hiyerarşik niteliksel piramidini yaratamaması ve tüketici bir yapıya sahip olmasıdır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün temel nedeni, bu yiyici-tüketici piramidinin varlığı ve “egemen sınıf”ın üretici olmamasıdır. Halkın üreticiliği için yollar açılmayınca, toplumda elde kalmaz, sıfırdan başlanmış gibi bir durum ortaya çıkmıştır. Bu durum, toplumun yaratıcı gücünün ve özgür düşüncenin önemini vurgulamaktadır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan reformlar ve devrimler, dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir örnektir. Atatürk ve arkadaşları, toplumun önündeki tüm engelleri yıkmak için harekete geçerek, yaratıcı gücü ve özgür düşünceyi esas alan bir ülke inşa etmeyi hedeflemişlerdir.