İstanbul’un tarihi dokusunda kaybolmuş, sessizliğiyle yankılanan bir sese şahitlik eden bir mekân: Nakşidil Kadın Çeşmesi. Sultanahmet’in kalbinde, eski bir cezaevinin gölgesinde, 237 yıldır bir damla su sunamayan bu çeşme, yalnızca bir yapının parçası olmakla kalmayıp, Kerbela’nın acı hatırasını ve İstanbul’un unutulmamış geçmişini bir arada barındırıyor. Habertürk’te Jale Gülsün Gür ve Eyüp Karadağ ile birlikte keşfettiğimiz bu nadir eser, şehrin hafızasına unutulmaz bir iz bırakıyor.

Sultanahmet Meydanı’nın hareketli kalabalığına rağmen, Küçük Ayasofya’ya doğru uzanan Tevkifhane Sokak’ta adeta bir zaman yolculuğuna çıktık. Sokaklardaki tabelalar, bin yıllık taşlar ve otopsideki yoğunluk, çeşmeye yaklaşıyoruz. İlk bakışta gösterişten uzak, sade bir görünüşe sahip olan bu Osmanlı mirası, zarif oranları ve hassas taş işçiliğiyle göz kamaştırıyor. Ancak asıl etkileyici olan, çeşmenin suskunluğu ve bu sessizliğin taşıdığı anlam; Kerbela’nın acısını ve unutulmamış bir hatırayı temsil etmesi.

Çeşmenin ardında, 1845 yılında inşa edilen ve uzun yıllar İstanbul’un merkez hapishanesi olarak hizmet veren Dersaadet Cinayet Tevkifhanesi yer alıyor. Bu yapı, sadece bir cezaevi değil, aynı zamanda İstanbul’un yakın tarihine tanıklık etmiş, güçlü bir hafıza mekânı. Tevkifhane Sokak, tutukluluğu simgeliyor, arka çıkış ise özgürlüğe adım attığı Kutlugün Sokak’a bağlanıyor. Bu sokaklarda yankılanan sesler, geçmişin suçlarını ve adaleti arayışını hatırlatıyor. Bu sokaklarda, Necip Fazıl, Nâzım Hikmet, Aziz Nesin gibi önemli isimler de yer almış, bu da yapıya bir anlam daha katıyor.

Nakşidil Kadın Çeşmesi, I. Abdülhamid’in eşi ve II. Mahmud’un annesi tarafından 1788 yılında yaptırılmış. Üç cepheli yapının