Yerkürenin en temel ihtiyaçlarının karşılanmasında kritik rol oynayan tarım, her zaman kadınların emekleriyle şekillenmiş, besin zincirinin vazgeçilmez bir halkası olmuştur. Ancak, küresel ekonominin karmaşıklığı ve teknolojik gelişmelerin etkisiyle, tarımdaki kadınların katkıları çoğu zaman gölgede kalmaktadır. Bu durum, hem ekonomik hem de sosyal adaletsizliklere yol açarken, tarımın sürdürülebilirliği için de büyük bir fırsatın kaçırılması anlamına gelmektedir.
Günümüzde, iklim değişikliği, kaynak kıtlığı ve artan nüfus gibi sorunlarla mücadele ederken, tarımın en dinamik ve en az görünür aktörü olan kadınların rolü daha da önem kazanmaktadır. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verilerine göre, dünya genelinde gıda üretiminin yaklaşık yüzde 50’sini kadınlar gerçekleştirirken, bu katkıların makroekonomik verilere yansıtılmadığı, kadınların üretim faktörlerinin verimliliğinin analiz edilirken arka planda kaldığı görülmektedir. Bu durum, tarım ekonomisi literatüründe yaşanan önemli bir eksikliktir.
Tarım Ekonomisi Derneği Başkanı İpek Süer Topuzoğlu, bu adaletsizliğin giderilmesinin, küresel safi yurtiçi hasılayı (GSYİH) yaklaşık 1 trilyon dolar artırma ve 45 milyon insanı gıda güvencesizliğinden kurtarma potansiyeline sahip bir kaldıraç olduğunu vurgulamaktadır. Türkiye’de istihdam edilen kadınların tarım sektöründeki oranı, TÜİK verilerine göre %17.4 ila %18.8 civarında olmasına rağmen, bu yoğunluğun kırılganlığı, kayıt dışı istihdam ve “ücretsiz aile işçisi” statüsü gibi faktörlerle daha da belirgin hale gelmektedir. Bu durum, kadının üretimdeki katma değerinin makro verilerde ticarileşmesini ve kişisel gelire dönüşmesini engellemektedir.
Ancak, tarımda yaşanan dönüşümde kadınların öncülük ettiği yenilikler umut vermektedir. Dijitalleşme, dikey tarım uygulamaları ve kooperatifleşme gibi yaklaşımlarda kadınlar, pasif işçi olmaktan çıkıp tarım girişimcisi rolünü üstlenerek, ekolojik aktivizmin ve sürdürülebilir tarımın lokomotifi haline gelmektedir. Kadınların, monokültür, aşırı kimyasal girdi kullanımı ve su kaynaklarının vahşi tüketimine karşı çevre bilincinin merkezinde yer alması, ‘yeşil ekonomiye’ dönüştürme çabalarına güç vermektedir. Bu sayede, tarımın sürdürülebilirliği sadece ekonomik değil, aynı zamanda ekolojik ve sosyal açıdan da sağlam bir temele oturtulabilmektedir.”}’ title=