Avrupa, 20. yüzyılın ortalarından itibaren karmaşık bir dönüşüm sürecine girdi. Bu süreç, büyük savaşların ardından kurulan uluslararası düzenin parçalanması, yeni devletlerin ortaya çıkışı ve ideolojik rekabetin yoğunlaşmasıyla şekillenerek, 1990’lı yıllarda Yugoslavya’nın yıkılmasıyla zirveye ulaştı. O dönemde, Avrupa’nın büyük güçleri – Almanya, Fransa ve İngiltere – Balkanlar’da kendi çıkarlarını gözetmek için rekabet halindeydi. Bu rekabet, bölgede istikrarsızlığın artmasına ve milyonlarca insanın yerinden olmasına neden oldu.
Bu dönemde, Avrupa’nın dış politikası, ABD’nin de etkisiyle karmaşık bir yapıya sahipti. Özellikle, Almanya’nın “Hayat Sahası” politikası ve AGİK Daimi Temsilcisi Büyükelçi Gunther Goetze’nin Balkanlar’daki nüfuz bölgelerinin sınırını belirleme konusundaki sorusu, Avrupa’nın paylaşım kavgasına bir örnek teşkil ediyordu. ABD’nin, Avrupa’nın savaş çıkarması ve ardından müdahale etmesi gibi durumlar, Avrupa’nın güvenliği ve istikrarı için önemli bir tehdit oluşturuyordu. Avrupa’nın, ABD’ye güvenmemesi ve kendi başına hareket etmesi gerektiği, Joe Presel gibi ABD AGİK Daimi Temsilci Yardımcısı tarafından açıkça ifade ediliyordu.
Günümüzde, Avrupa’nın yeni bir maceraya doğru ilerlediği yönündeki güçlü işaretler dikkat çekiyor. Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği’nin dağılması, Berlin Duvarı’nın yıkılıp Almanya’nın birleşmesi ve Rusya ile işbirliği fırsatının ortaya çıkması, Avrupa’nın dış politika stratejisinde önemli değişikliklere yol açtı. ABD’nin NATO’yu genişletmesi, artan petrol fiyatları ve Putin’le güçlenen Rusya’nın Kırım’ı işgali, Avrupa’yı yeni bir güvenlik krizine sürükledi. Rusya’nın kırmızı çizgisi olan Ukrayna’nın NATO üyeliği, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısını tetikledi ve Avrupa’yı Rusya ile karşı karşıya getirdi.
Avrupa’nın Rusya’ya karşı uyguladığı yaptırımlar ve silahlanma çabaları, bu dönüşüm sürecinin en belirgin göstergelerinden biri. ABD başta Ukrayna’nın yanında yer almışken, bugün Ukrayna’ya desteğini azaltıyor ve Avrupa’yı kendi çıkarları doğrultusunda yönlendiriyor. Trump gibi başkanların, Avrupa’yı kendi başının çaresine bakmaya zorlaması, Avrupa’nın dış politikada daha bağımsız ve kendi kararlarını almasına yönelik bir adım olarak değerlendirilebilir. Ancak, Avrupa’nın Rusya ile ilişkilerini sürdürme çabaları, Rusya’nın tepkisini çekiyor ve Avrupa’yı yeni bir jeopolitik krize sürükleyebilir.