Zamanın kumaşında örülen üniversite hikayeleri, bazen sessiz ve derin bir yankıyla hafızalara işler. Benim maceram da, o dönemin karmaşıklığına ve bireysel dönüşüme bir tanıklık olarak kalıcılaştı. 12 Eylül öncesi ve sonrası, iki ayrı renkli parçadan oluşan bir bütün, benim için akademik hayatımın temelini oluşturdu. İlk üç dönem, karanlık bir atmosferde, sonraki beş dönem ise, darbenin etkilerinin hala hissedildiği bir ortamda geçti.
“Güzel ve yalnız ülkem”, o zorlu yılların etkilerini yenmek için çabalarken, 1984 öğrenci affı ile okula geri döndüğümüzde, her şeyin farklı olduğunu fark ettim. Sınıflar yabancı, tanıdıklar yok, amaç tek bir şey: Okulu bitirip, kaybedilen zamanı geri kazanmak. “Yaşam, siz planlar yaparken yaşanandır” sözü, o günün dersini verdi. Hocamız, Ahmet Taner Kışlalı, o dersi de bize aşıladı. ‘Siyasal Rejimler’ konusunu Marksist bir yaklaşımla ele alırken, sözleri sınıftan çıkmıyordu. O, dersin atmosferini değiştiren, sessizliği daha da yoğunlaştıran bir figür haline geldi. Öğrencilerin, hassas bir konuyu tartışırken çekinmesi, hocanın dikkatini çekmiş, aniden sorular sormasına neden olmuştu.
Sınıfta en gerideki sıralardan, yaşça diğerlerinden belirgin olarak büyük ve yalnız görünen ben, o an için dikkat çekmekten kaçınıyordum. “Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?” diye soran hocanın sorusu, beni bir anda çaresizliğe düşürdü. Yahya Kemal’in “kuşlar gibi yalnız, yapayalnızdım açıkta” dizesi aklıma geldi. Ne söyleyeceğimi bilemeden, etrafı taradım, sınıfın tüm gözleri üzerime odaklanmıştı. Konuşsam geç kaldığım yaşama yetişme planlarım suya düşecek, konuşmasam da hocanın nezaketi karşılıksız kalacaktı. “Eski dil” üzerinden biliyordum, ama o ortam “yeni”ydi. Kendimi anlatmam o kadar zor oluyordu ki, ortamın yabancılığına, benim ürkekliğime karşın başlamıştım konuşmaya.
Şükrü Erbaş’ın “Bir eski dilin acemisiyim ben/ Kelimelerim yetmiyor seni anlatmaya” dizeleri aklıma geldi. Yeterince konuştuğumu düşünerek sustum. “Dil eski, ortam yeni”, benim bile ne dediğimi anlamakta zorlandığım cümlelerin, sınıfın anlaması olanaksızdı. Kışlalı Hoca’mız, son derece nazik ama kararlı bir ses tonuyla, “Burası üniversite, burada siz bilimsel bilgiyi öğreniyorsunuz. Bilim ile korku yan yana durmaz. Dolayısıyla korkmanızı, kaygılanmanızı gerektirecek bir şey yok” dedi. Öğrencilerinin gözünde büyüten, kürsüde oluşan o figür, aynı zamanda onların kaygılarını anlamasını da sağlıyordu. Kendinden emin ses tonuna geri döndüğünde, “Bununla birlikte bilginiz çok eksik ve ne yazık ki eksik bilgiler, sizi yanlış çıkarsamalara yöneltiyor” sözleri, beni sarsmıştı. Beni sarsan, “her şeyi bildiğini sanan” biri olarak, bilgilerimin eksik olduğunun başkaları tarafından dile getirilişini, hatta o bilgilerden hareketle çıkardığım sonuçlara yanlış denilmesini ayırt etmekte zorlanıyordum. Kışlalı Hocam’ın bana verdiği cesaret, o andan itibaren “reel sosyalizmin yanlışları” deyip geçiştirmeme engel oldu. Bana “sert” gelen eleştirilerinin canımı acıttığını düşündüğüm oldu, ama o andan itibaren “sırtımızdaki kamburları” atmanın gerekli olduğunu gördüm.