Şehrin dertleri, bir kez daha yüzleşmemize neden oldu. Bu sefer, acı bir ironiyle, yıllardır dile getirilen sorunların en uç noktasına ulaştık. Amaç, felaketleri küçümsemek değil, aksine, bu yıkımın ardındaki gerçekleri sorgulamak. Yıllardır bu şehrin altyapı hatalarına dair uyarılarımız, maalesef dikkate alınmadı…

Cendere Nehri'nin adı, dedelerimiz tarafından neyin ne olduğunu anlamakta zorlandığı bir dönemde, su yolunun tıkanıklığını ifade etmek için verilmiş. Bugün ise, bu su yoluna 24 katlı rezidanslar inşa ederek, doğanın akışkanlığını engellemiş durumdayız. (Eğer binanın temellerine su değirmeni kurmuş olsaydık, en azından ciplerin batıp çamurlaşmasıyla uğraşmak zorunda kalmazdık!) Bu durum, şehrin en temel prensiplerinden uzaklaşmış bir örneğidir.

Ayazağa'daki sosyetik Vadi İstanbul, bir zamanlar mandaların otladığı çayırdı. Şimdi ise, latte içenlerin kuyruğunu uzatıyor. “Latte geleneği” oradan geliyormuş! Doğanın, insan hayatına müdahalesi, bazen en ilginç şekillerde ortaya çıkar. Şehrin kaderi, doğanın ilkeleriyle uyumlu değilse, sonuçları tahmin edilemez olabilir.

İstanbul'un tünellerine girişte ehliyet, çıkışta denizci belgesi istemeleri komik bir durum. Boğaz hattındaysanız, Sahil Güvenlik yanınızda kaptan almadan yol almaya izin veriyor. Ben zaten yedek lastiklerimden birini can simidi gibi taşıyorum. Siz de yolculuklarınızda, en azından bir otlatma yığınına sahip olmakta fayda var.

30 yılda bir Ayazağa'daki fabrikalarda çalışan işçilerin su altında kalması da cabası. Muhtemelen işe alımlarda torna tesviye tecrübesi yerine yüzme becerisi ön plana çıkacak. Yangın ve deprem tatbikatlarının yerini ise, “dozer kepçesi üzerinde dengede durma” eğitimi alacak. Vatandaşın hava kapayınca bulutlara dilekçe yazarak “Yağmuru normal yağdırın” diye başvurması ise, gerçeklikle bağdaşmıyor.

Şimdi herkes, “sudan sebeple” ölmenin an meselesi olduğunu söylüyor. 29 yıldır aynı manzara karşısında, bu durumun kaçınılmaz olduğunu iddia etmek, ironi içerir.

Muhabir Burak Ersemiz, özel arşivinden 1997 yılındaki Ayazağa sel felaketini servis etti. O dönemde kimsenin helikopteri yoktu. Burak kardeşimiz, helikopterle manzarayı anlatıyor, Cendere nehri taşmış. Eczacıbaşı fabrikasının işçileri içeride, TIR şoförü çıplak halde yardım bekliyor, Deniz Şube polisleri botlarla insanları kurtarmaya çalışıyor. Bu manzara, 29 yıl sonra da aynı şekilde karşımıza çıkıyor.

Bilge müzisyenler birbiri ardına dünyaya geçiyor. Soner Olgun'u da ebediyete uğurluyoruz. “İyi bayramlar” sözü, Soner Olgun'un hayatında önemli bir yer tutuyor. Şarkılı, türkülü, bol muhabbetli programında ilk soru, “Üstat, bayram değil, seyran değil, nereden çıktı bu iyi bayramlar lafı?”ydı. Soner Olgun, gerçek hayatın kasvetinden, gamından, kurumundan kendini korumak için biraz deliliğe vurup, her yeni günü bayram sevinciyle yaşamaya çalışırd.

Şehrin delisi, hayatın hayhusu ile boğuşmaya devam ediyor. “Güle güle köyün delisi.”