İşitin ey yârenler, Yunus Emre’nin sözleri gibi, aşk bir güneşe benzer; şefkatli bir ışık, aynı zamanda da aşıksız bir kalbe taşan bir hulyâdır. Aşık olmayan kişiye benzetilen taşa kıyasla, aşkın derinlikleri, kalbinin en saf, en derinden gelen arzusuyla örtüşür. “Behey Yunus, sana söyleme derler, ya ben öleyim mi…”, bu sözler, aşkın gücü ve bireyin kendisini feda etmeye hazır olması gibi bir gerçeği de barındırır.

Aşk, sadece bir duygu değil, aynı zamanda bir durumdur. Bir şiirde, bir melâmette, bir haldedir. Eşrefoğlu Rumi’nin, “Bela yağmur gibi gökten yağarken, başını ana tutmaktır adı aşk” sözü, aşkın acımasızlığını ve insanın buna razı olması gerektiğini vurgular. Aşkın, kalbin içindeki bir ateş gibi, bazen kontrol edilemeyen, bazen de tam tersi, sönmeyen bir yanıcı olduğunu ifade eder. Aşkın en karanlık anlarında, insan kendini bir gökkuşağının altında, ruhu bir kuşun kanatlarında bulur, bu yüzden de aşkın tarif edilmesi mümkün değildir.

Aşkın harcı, ayrılık ve hasretin kendisidir. Mevlana’nın “Dinle! Şikayet etmede her an bu ney / Anlatır hep ayrılıklardan bu ney / Der ki feryat ederim kamışlıktan kestiklerinden beridir / Kim işitse gözlerinden kan gelir” sözleri, ayrılığın aşkın ruhunda yarattığı derin izi, acı ve hüzünle birleşerek nasıl bir feryatla ifade edilebileceğini anlatır. Sevgili’nin gözden uzaklaşması, aslında kalbin, yoklukta bile onun varlığını aramaya devam etmesi anlamına gelir. Gönülden ah etmenin zevki, Neşâti gibi mahzun bir şekilde ifade edilir: “Gittin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile / İstemem sensiz olan sohbet-i yârân-ı bile.” Aşk, gönülde yuvalanır, bir ev gibi, ve aşık, bu evde yuvasını kuran kişidir.

Kadı Burhanettin’in, “Özünü sende yitirdi bulamadı dahi hiç / Özünü bula meğer özün ile deli gönül” sözleri, aşkın, bireyin kimliğini yitirerek, aşkın varlığına teslim olması durumunu anlatır. Necati’nin gazellerinde ise, aşıkın, âvare düşerek, aşkın etkisi altında kalması tasvir edilir. Aşk, bir şem’dir, bir ilahi melâmettir. Divan edebiyatımızın en büyük aşk şairleri Fuzuli ve Şeyh Galip’in şiirlerinde aşk, en zarif ve en derin ifadelerle anlatılır. Fuzuli’nin, “Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib / Kılma derman kim helakim zehr-i dermanındadır” sözü, aşkın, insanın kendi yararına olmayan bir tedaviye, yani aşkın kendisinden geçmesine neden olduğunu gösterir. Şeyh Galip, ilahi aşk mumuna doğru uçan pervanenin ta kendisidir. Pir Sultan Abdal’ın “Güzel âşık cevrimizi / Çekemezsin demedim mi / Bu bir rıza lokmasıdır / Yiyemezsin demedim mi?” sözleri, aşkın, her türlü zorluğu çekmeye hazır olmanın gerekliliğini vurgular. Aşk denizine dalınca kim akıllı kim deli birbirine karışır; Gazelhan Eliaga Vahit’in “Deme Mecnuna deli, belki de Leyla delidir” sözü ise, aşkın, insanı ne akılcı ne de deli yapar, sadece aşkın etkisiyle, farklı bir gerçekliği görmeye başlar.