Türkiye’nin bereketli ovaları ve yaylaları, uzun yıllardır kırsal ekonomimizin ve milli kültürümüzün vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Ancak son dönemde gözlemlenen meralardaki dramatik azalma, bu değerli doğal varlığımızı koruma konusunda ciddi bir uyarı niteliğindedir. Uzmanlar, bu durumun sadece hayvancılık sektörünü değil, aynı zamanda ülke genelindeki ekosistem dengesini ve gelecekteki yaşam kalitemizi de tehdit ettiğini vurgulamaktadır.

Bilimsel verilere göre, Türkiye’nin meralarının yaklaşık yarısı son dönemde yok olmuştur. 1960’daki 29 milyon hektarlık alanın bugünkü 13 milyon hektara gerilemesi, bu kaybın boyutunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu kayıp, Marmara Bölgesi’nin iki katından daha büyük bir alana denk gelmektedir. Meraların tahrip edilmesi, sadece toprak erozyonunu hızlandırmakla kalmayıp, aynı zamanda kuraklık etkilerini de şiddetlendiren bir döngüyü başlatmaktadır. Bu durum, özellikle iklim değişikliğiyle mücadelede ülkemizin karşı karşıya olduğu en büyük risklerden biridir.

Meraların bozulmuş ve düşük verimli olması, hayvancılık sektörünü de olumsuz etkilemektedir. Yüzde 70’in üzerinde meraların yetersiz bitki örtüsüyle karşılaşılması, hayvanların beslenme ihtiyacını karşılamada ciddi zorluklar yaratmakta ve kaba yem açığını artırmaktadır. Bu durum, üreticileri ekonomik olarak zorlayarak kırsal yaşamın sürdürülmesini de tehdit etmektedir. Ancak bu durum, doğru stratejilerle tersine çevrilebilecek bir fırsat olarak da değerlendirilmektedir. Meraların iyileştirilmesi, sadece yem açığını azaltmakla kalmayacak, aynı zamanda kırsal ekonomiye olan katkılarıyla da önemli bir dönüşüm sağlayacaktır.

Mera Kanunu’nun hayata geçirilmesi ve doğal alanların korunması konusunda farkındalık yaratılması, bu mücadelede kritik bir rol oynamaktadır. TEMA Vakfı gibi sivil toplum kuruluşlarının ve merhum Hayrettin Karaca ve A. Nihat Gökyiğit gibi doğa aktivistlerinin bu konuda gösterdiği çaba, gelecek nesillere aktarılması gereken bir miras niteliğindedir. Meraların sadece hayvancılık için bir kaynak olmadığını, aynı zamanda toprağı koruyan, suyu süzen ve karbon depolayan hayati bir ekosistem olduğunu hatırlamak, bu değerli doğal varlığımızın korunması için hepimizi sorumluluk almaya teşvik etmektedir.