Finansal arenanın kalbinde köklü değişimler yaşanıyor; daha ziyade, sismik bir etkiyle ortaya çıkan bir dönüşüm. Mart 2026 verileri, Çin Merkez Bankası’nın (PBOC) piyasaya akıttığı likiditeyi kontrol altına alma kararlarının sonuçlarını gözler önüne seriyor. Yaklaşık bir yıllık süreçte, 890 milyar yuan (129 milyar dolar) tutarında bir miktar, bankanın rezervlerinden çekilerek doğrudan kasasına yerleştirilmiş. Bu ani hareket, 1929’daki ekmek kuyruklarını anımsatan bir tablo çizmekle birlikte, Çin’in küresel sisteme karşı sergilediği tavırın, ‘oyunun kurallarının değişti’ şeklinde bir deklarasyon olduğunu işaret ediyor.

Pekin, Washington’ın sahip olduğu ABD Hazine tahvillerine karşı ihtiyatlı bir strateji izliyor. Bir zamanlar ABD’nin en önemli borçlusu olan bu devin elindeki tahvil stokları, son 20 yılda görülen en düşük seviyeye gerilemiş durumda: 694 milyar dolar. Bu çekilme, sadece finansal bir tercih değil, aynı zamanda Washington’ın uyguladığı yaptırım politikalarına karşı geliştirilen bir savunma mekanizması olarak da değerlendirilebilir. Bu durum, Çin’in küresel finans sistemine olan bağımlılığını azaltma çabasının bir göstergesi olarak yorumlanabilir.

Çin, aynı zamanda 17 aydır pazar günü gelmeden altın stoklamaya devam ediyor. Rezervleri, 74,38 milyon onsa yükseltilmiş ve bu birikimin değeri 343 milyar doları aşmış durumda. Altın ons fiyatının 4.700 dolar bariyerini aşması, piyasaların ‘fiziki varlığa sığınma’ eğilimini doğruluyor. Bu durum, kağıt para sistemine olan güvenin azalması ve alternatif güvenli liman arayışlarının yoğunlaştığı bir dönemin işaretidir. Bu strateji, Çin’in gelecekteki ekonomik güvencesi için bir önlem olarak değerlendirilebilir.

Kanada Başbakanı Mark Carney’nin ‘ABD ile bağlarımız artık en büyük zayıflığımızızdır’ şeklindeki açıklaması, bu kaçışın rastlantısal olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Stratejist John Mearsheimer’ın ‘Washington bataklıkta boğuluyor’ uyarısı ise, bu sürecin daha da derinlemesine analiz edilmesini sağlıyor. Küresel enerji arzındaki kısıtlamalar, özellikle de Hürmüz Boğazı’ndaki potansiyel riskler, Çin’in bu stratejik hamlelerini daha da destekliyor. 2026-2030 stratejisi artık ‘büyüme’ hedefini değil, Batı merkezli ekonomik krizlerin etkilerini en aza indirgemek ve yeni bir ekonomik sistemde varlığını sürdürmek üzerine kurulu. 1929’daki ekonomik çöküşte kaybedilen her şeyi göz önüne alındığında, 2026’da koca devletlerin egemenliklerini koruma çabası daha da kritik hale geliyor.”}